Bir Milletin Doğuşu: Kuvayı Milliye Destanı ve 30 Ağustos
Nazım İspanya İç Savaşı için yazdığı şiiri okur Sökmensüer duygulanır
Emniyet genel müdürü gittikten sonra
Nazım şu Prodhon'un hikayesini bilirsin ya
Şevket Süreyya'nın Nazım'ın komünistliğine dair yaptığı tespitte bence tam kararındadır...
Bu anekdotları Uğur Mumcu'nun 40'ların cadı kazanı eserinde bulabilirsiniz..
BAŞLANGIÇ
ONLAR
Onlar ki;
Suda Balık
Havada Kuş kadar çokturlar
Korkak
Cesur
Cahil
Hakîm ve Çocukturlar
Ve kahreden yaratan ki onlardır
Onlar ki uyup hainin iğvâsına (yoldan çıkarma, baştan çıkma)
Sancaklarını elden yere düşürürler
Ve düşmanı meydanda koyup kaçarlar evlerine
Ve onlar ki bir nice murtada hançer üşürürler
Ve yeşil bir ağaç gibi gülen
Ve merasimsiz ağlayan
Ve ana avrat küfreden ki onlardır
Demir
Kömür ve şeker
Ve kırmızı bakır
Ve mensucat
Ve sevda ve zulüm ve hayat
Ve bilcümle sanayi kollarının
Ve gökyüzü
Ve sahra
Ve mavi okyanus
Ve kederli nehir yollarının sürülmüş toprağın
Ve şehirlerin bahtı
Bir şafak vakti değişmiş olur
Bir şafak vakti karanlığın kenarından
En bilgin aynalara
En renkli şekilleri aksettiren onlardır.
Ateşi ve ihaneti gördük
Ve yanan gözlerimizle durduk
Bu dünyanın üzerinde.
İstanbul 918 Teşrinlerinde
İzmir 919 Mayısında
Ve Manisa, Menemen, Aydın, Akhisar
Haziran ortalarına kadar
Yani tütün kırma mevsimi
Yani, arpalar biçilip
Buğdaya başlanırken yuvarlandılar...
Düşmüş
Dövüşüyordu...
Ateşi ve ihaneti gördük.
Ve kanlı bankerler pazarında
Memleketi Alaman'a satanlar
Yan gelip ölülerin üzerinde yatanlar
Düştüler can kaygusuna
Ve kurtarmak için başlarını halkın gazabından
Karanlığa karışarak basıp gittiler.
Yaralıydı, yorgundu, fakirdi millet
En azılı düvellerle dövüşüyordu fakat
Dövüşüyordu
Köle olmamak için iki kat
İki kat soyulmamak için.
Ateşi ve ihaneti gördük.
Murat nehri, Canik dağları ve
Fırat, Yeşilırmak, Kızılırmak
Gültepe, Tilbeşar Ovası
Gördü uzun dişli İngiliz'i.
Ve Aksu'yla Köpsu,
Karagöl'le Söğüt Gölü
Ve gümüş basamaklı türbesinde yatan
Büyük, âşık ölü, şapkası horoz tüylü İtalyan'ı gördü.
Ve Çukurova
Kkıyasıya düzlük
Uçurumlar, yamaçlar, dağlar kıyasıya
Ve Seyhan ve Ceyhan
Ve kara gözlü Yürük kızı gördü mavi üniformalı Fransız'ı.
Ve devam ettik ateşi ve ihaneti görmekte.
Eşraf ve âyân ve mütehayyizânın çoğu ve ağalar :
Bağdasar Ağa'dan
Kellesi Büyük Mehmet Ağa'ya kadar, düşmanla birlik oldular.
Ve inekleri, koyunları, keçileri sürüp, götürüp, gelinlerin ırzına geçip, çocukları öldürüp
Ve istiklâli yakıp yıktıkça düşman, dağa çıktı mavzerini, nacağını, çiftesini kapan
Ve çığ gibi çoğaldı çeteler
Ve köylülerden paşalar görüldü, kara donlu köylülerden.
Ve biim tarafa geçenler oldu
Tunuslu ve Hindli kölelerden.
Ve Türkistanlı Hacı Ahmet, kısık gözleri, seyrek sakalı, hafif makinalı tüfeğiyle dağlarda bir başına dolaştı.
Ve sabahleyin ve öğle sıcağında ve akşamüstü
Ve ayışığında ve yıldız alacasında geceleyin, ne zaman sıkışsa bizimkiler, peyda oluverdi, yerden biter gibi o
Ve ateş etti
Ve düşmanı dağıttı
Ve kayboldu dağlarda yine.
Ateşi ve ihaneti gördük.
Dayandık
Dayandık her yanda
Dayandık İzmir'de, Aydın'da
Adana'da dayandık
Dayandık, Urfa'da, Maraş'ta, Antep'te.
Antepliler silâhşor olur, uçan turnayı gözünden
Kaçan tavşanı ard ayağından vururlar
Ve arap kısrağının üstünde
Taze yeşil selvi gibi ince uzun dururlar.
Antep sıcak
Antep çetin yerdir.
Antepliler silâhşor olur.
Antepliler yiğit kişilerdir.
Karayılan
Karayılan olmazdan önce
Antep köylüklerinde ırgattı.
Belki rahatsızdı, belki rahattı
Bunu düşünmeğe vakit bırakmıyordular
Yaşıyordu bir tarla sıçanı gibi
Ve korkaktı bir tarla sıçanı kadar.
Yiğitlik atla, silâhla, toprakla olur
Onun atı, silâhı, toprağı yoktu.
Boynu yine böyle çöp gibi ince
Ve böyle kocaman kafalıydı
Düşman Antep'e girince
Antepliler onu korkusunu saklayan
Bir fıstık ağacından alıp indirdiler.
Altına bir at çekip
Eline bir mavzer verdiler.
Antep çetin yerdir.
Kırmızı kayalarda yeşil kertenkeleler.
Sıcak bulutlar dolaşır havada ileri geri...
Düşman tutmuştu tepeleri
Düşmanın topu vardı.
Antepliler düz ovada sıkışmışlardı
Düşman şarapnel döküyordu
Toprağı kökünden söküyordu
Düşman tutmuştu tepeleri
Düz ovada bir gül fidanıydı
Karayılan'ın
Karayılan olmazdan önceki siperi
Bu fidan öyle küçük
Korkusu ve kafası öyle büyüktü ki onun
Namlıya tek fişek sürmeden yatıyordu yüzükoyun
Antep sıcak
Antep çetin yerdir.
Antepliler silâhşor olur.
Antepliler yiğit kişilerdir.
Fakat düşmanın topu vardı.
Ve ne çare, kader
Düz ovayı Antepliler
Düşmana bırakacaklardı.
"Karayılan" olmazdan önce
Umurunda değildi Karayılan'ın
Kıyamete dek düşmana verseler Antep'i.
Çünkü onu düşünmeğe alıştırmadılar.
Yaşadı toprakta bir tarla sıçanı gibi
Korkaktı da bir tarla sıçanı kadar.
Siperi bir gül fidanıydı onun
Gül fidanı dibinde yatıyordu ki yüzükoyun
Ak bir taşın ardından
Kara bir yılan çıkardı kafasını.
Derisi ışıl ışıl
Gözleri ateşten al
Dili çataldı.
Birden bir kurşun gelip
Kafasını aldı.
Hayvan devrildi kaldı.
Karayılan
Karayılan olmazdan önce
Kara yılanın encâmını görünce
Haykırdı avaz avaz
Ömrünün ilk düşüncesini .
Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp
Bir tarla sıçanı kadar korkak olan
Fırlayıp atlayınca ileri
Bir dehşet aldı Anteplileri
Seğirttiler peşince.
Düşmanı tepelerde yediler.
Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp
Bir tarla sıçanı kadar korkak olana :
KARAYILAN dediler.
Ve çetesinin başında yıllarca nâmı yürüyen
Karayılan'ı
Ve Anteplileri
Ve Antep'i
Aynen duyup işittiğimiz gibi
Yıl Yine 1919 ve İstanbul'un Hali ve
Erzurum ve Sivas kongreleri ve
Biz ki İstanbul şehriyiz
Seferberliği görmüşüz
Kafkas, Galiçya, Çanakkale, Filistin
Vagon ticareti, tifüs ve İspanyol nezlesi
Bir de İttihatçılar
Bir de uzun konçlu Alman çizmesi
914'ten 18'e kadar
Yedi bitirdi bizi.
Mücevher gibi uzak ve erişilmezdi şeker
Erimiş altın pahasında gazyağı
Ve namuslu, çalışkan, fakir İstanbullular
Sidiklerini yaktılar 5 numara lâmbalarında.
Yedikleri mısır koçanıydı ve arpa
Ve süpürge tohumu
Ve çöp gibi kaldı çocukların boynu.
Ve lâkin Tarabya'da, Pötişan'da ve Ada'da Kulüp'te
Aktı Ren şarapları su gibi
Ve şekerin sahibi
Kapladı Miloviç'in yorganına 1000 liralıkları.
Miloviç de beyaz at gibi bir karı.
Bir de sakalı Halife'nin,
Bir de Vilhelm'in bıyıkları.
Biz ki İstanbul şehriyiz
Güzelizdir
Dört yanımız mavi mavi dağdır, denizdir.
Öfkeli, büyük bir şair :
«Ey bin kocadan arta kalan bilmem neyi bakir»
Demiş bize
Ve bir başkası
Yekpare Acem mülkünü fedâ etti bir sengimize.
Biz ki İstanbul şehriyiz,
İşte, arzederiz halimizi
Türk halkının yüce katına.
Mevsim yazdır, 1919'dur.
Ve teşrinlerinde geçen yılın
Dört düvele teslim ettiler bizi
Gözü kanlı dört düvele
Anadan doğma çırılçıplak.
Ve kurumuştu
Ve kan içindeydi memelerimiz.
Biz ki İstanbul şehriyiz
Fransız, İngiliz, İtalyan, Amerikan
Bir de Yunan
Bir de zavallı Afrika zencileri
Yer bitirir bizi bir yandan
Bir yandan da kendi köpek döllerimiz
Vahdettin Sultan ve damadı Ferit
Ve İngiliz muhipleri ve Mandacılar.
Biz ki İstanbul şehriyiz
Yüce Türk halkı
Malumun olsun çektiğimiz acılar...
Pek mütevazı bir mektep salonunda
İn'ikad etti Erzurum Kongresi.
Erzurum'un kışı zorludur balam
Tandırında tezek yakar Erzurum
Buz tutar yiğitlerinin bıyığı
Ve geceleyin karlı ovada
Kaskatı katılaşmış, donmuş görürsün karanlığı.
Erzurum'da kavaklar, balam
Erzurum'da kavaklar tane tane
Kavaklarda tane tane yapraklar.
Ve terden ve toz dumandan ve sinekten geçilmez
Erzurum'da yaz gelip de bastı mıydı sıcaklar.
Erzurum'un düzdür, topraktır damı.
Erzurum güzelleri giyer, balam
İncecik ak yünden ehramı.
Yürek boynun büker, balam
Erzurumlu türkülere.
Halim selimdir Erzurum'un adamı
Ve lâkin dönmesin gözü bir kere!...
Erzurum'da on dört gün sürdü Kongre
Orda, mazlum milletlerden bahsedildi
Bütün mazlum milletlerden
Ve emperyalizme karşı dövüşlerinden onların.
Orda, bir Şûrayı Millî'den bahsedildi,
İradei Milliyeye müstenit bir Şûrayı Millî'den.
Buna rağmen,
«Asi gelmiyelim» diyenler vardı,
«Makamı hilâfet ve saltanata.»
Hattâ casuslar vardı içerde.
Buna rağmen
«Bütün aksâmı vatan birküldür» denildi.
«Kabul olunmaz,» denildi
«Manda ve Himaye...»
Buna rağmen,
İstanbul'da birçok hanımlar, beyler, paşalar,
Türk halkından kesmişlerdi umudu.
Yağdırıldı telgraflar Erzurum'a :
«Amerikan mandası altına girelim,» diye.
«İstiklâl, diyorlardı, şâyanı arzu ve tercihtir, amma
Bugün bu, diyorlardı, mümkün değil,
Birkaç vilâyet, diyorlardı, kalacak elde
Şu halde, diyorlardı, şu halde,
Memâliki Osmaniye'nin cümlesine şâmil
Amerikan mandaterliğini talep etmeği
Memleketimiz için en nâfi
Bir şekli hal kabul ediyoruz.»
Fakat bu şekli halli kabul etmedi Erzurumlu.
Erzurum'un kışı zorludur balam
buz tutar yiğitlerin bıyığı.
Erzurum'da kaskatı, dimdik ölür adam
Kabullenmez yılgınlığı...
İstanbul'da hanımlar, beyler, paşalar,
Tül perdeler, kravatlar, apoletler, şişeler
Çıtı pıtı dilleri ve pamuk gibi elleri
Ve biçare telgraf telleri
Devretmek için Amerika'ya Anadolu'yu
şöyle diyorlardı Erzurum'dakilere :
«Bizi bir başımıza bıraksalar
Tarafgirlik, cehalet
Ve çok konuşmaktan başka müspet
Bir hayat kuramayız.
İşte bu yüzden Amerika çok işimize geliyor.
Filipin gibi vahşi bir memleketi adam etti Amerika.
Ne olacak
Biz de on beş, yirmi sene zahmet çekeriz,
sonra Yeni Dünya'nın sayesinde
İstiklâli kafasında ve cebinde taşıyan
Bir Türkiye vücuda geliverir.
Amerika, içine girdiği memleket ve millet hayrına
nasıl bir idare kurduğunu
Avrupa'ya göstermek ister.
Hem artık işi uzatmağa gelmez.
Çok tehlikeli anlar yaşıyoruz.
Sergüzeşt ve cidâl devri geçmiştir :
Türkiye'yi, geniş kafalı birkaç kişi belki kurtarabilir.»
★★★★★★★
4 Eylül 919'da toplandı Sıvas Kongresi,
Ve 8 Eylülde
Kongrede bu sefer
Yine ortaya çıktı Amerikan mandası.
Ak koyunla kara koyunun
Geçitte belli olduğu günlerdi o günler.
Ve İstanbul'dan gelen bazı zevat,
Sapsarı yılgınlıklarıyla beraber
Ve ihanetleriyle birlikte
Bir de Amerikan gazeteci getirmiştiler.
Ve Erzurumlulardan ve Sıvaslılardan ve Türk milletinden çok
İşbu Mister Bravn'a güveniyorlardı.
Bu zevata :
«İstiklâlimizi kaybetmek istemiyoruz efendiler!» denildi.
Fakat ayak diredi efendiler :
«Mandanın, istiklâli ihlâl etmiyeceği muhakkak iken,» dediler
«Herhalde bir müzâherete muhtacız diyorum ben,» dediler
«Hem zaten,» dediler
«Birbirine mani şeyler değildir
İstiklâl ile manda.
Ve esasen,»
dediler
«Müstakil kalamayız böyle bir zamanda.
Memleket harap
Toprak çorak
Borcumuz 500 milyon
Varidat ise 15 milyon ancak.
Ve Allah muhafaza buyursun
İzmir kalsa Yunanistan'da
Ve harbetsek
Düşmanımız vapurla asker getirir.
Biz Erzurum'dan hangi şimendiferle nakliyat yapabiliriz?
Mandayı kabul etmeliyiz, hemen,» dediler.
«Onlar dretnot yapıyor,
Biz yelkenli bir gemi yapamıyoruz.
Hem, İstanbul'daki Amerikan dostlarımız
Mandamız korkunç değildir. diyorlar
Cemiyeti Akvam nizamnamesine dahildir, diyorlar.»
Ve böylece, bin dereden su getirdi İstanbul'dan gelen zevat.
Sıvas, mandayı kabul etmedi fakat
«Hey gidi deli gönlüm,» dedi
«Akıllı, umutlu, sabırlı deli gönlüm
★★★★★★★
Kambur Kerim de böyle dedi aynen.
Adapazarlıydı Kambur Kerim.
Seferberlikte ölen babası marangozdu.
Seferberlik denince aklına Kerim'in :
Çok beyaz bir yastıkta kara sakallı bir ölü yüzü
Fahri Bey çiftliğinde patates toplayıp
Kaz gütmek
Mektep kitapları
Ve bir de saçları altın gibi sarı
Fakat alnı çizgiler içinde anası gelir.
335'te Kerim Eskişehir'e gitti
Mektebe, teyzelerine ve dayısına.
Dayısı şimendiferde makinistti.
Düşman elindeydi Eskişehir.
Kerim on dört yaşındaydı,
Kamburu yoktu.
Dümdüzdü fidan gibi
ve dünyaya meraklı bir çocuktu.
Dayısı sürmeğe gittiği günler şimendiferi
Kerim'e ekmek vermediğinden teyzeleri
(çok uzun saçlı, ihtiyar iki kadın)
Hintli askerlerle dost oldu Kerim.
Bunlar
(şaşılacak şey)
Türkçe bilmeyen
ve siyah sakalları, siyah gözleri parlak,
avuçlarının üstü esmer, içi ak
ve tel örgülerin üzerinden
Kerim'e bisküviti kutularla atan amcalardı.
Kocaman bir ambarları vardı
Kerim içinde oynardı.
Ambarda nohut çuvalları, bakla, kuru üzüm
(şaşılacak şey katırların yemesi için)
ve sonra cephane sandıklarıyla silahlar.
Bir gün dedi ki makinist dayısı Kerim'e
«Ambardan silâh çalıp bana getir
gavura karşı koyan zeybeklere göndereceğim.»
Ve ambardan silâh çaldı Kerim :
bir
bir tane daha
beş
on.
Aldattı Hindistanlı dostlarını
zeybekleri daha çok sevdiğinden.
Zaten çok sürmedi, parlak kara sakallı amcalar gitti
Kerim geçirdi onları istasyona kadar.
Ertesi gün Lefke köprüsünü atıp
Zeybekler gelince Eskişehir'e
Dayısı Kerim'i elinden tutup
Verdi onlara.
Ve işte o günden sonra
Bugüne kadar
Kahraman bir türküdür ömrü Kerim'in.
Eskişehir'den alıp onu
«Kocaeli Grubu» paşasına götürdüler.
Çatık kaşlı, yüzü gülmez bir paşaydı bu.
Çabucak öğrendi Kerim ata binmeyi
Sığırtmaç olmayı
Zaten bilgisi vardı bunda
Kayalardan genç bir keçi gibi inmeyi
Gizlenmeyi ormanda.
Ve bütün bu marifetleriyle Kerim
Kaç kere ölüme bir kurşun atımı yaklaşarak
Ve «Geçmiş olsun» dedikleri zaman şaşarak
Düşman içinden geçip getirdi haber
Götürdü haber.
Onu namlı bir «kaptan» gibi saydı çeteler,
Bir oyun arkadaşı gibi sevdi çeteleri o.
Ve bir fidan gibi düz
Bir fidan gibi cesur
Bir fidan gibi vaadeden bir çocuğun
Sevinçle oynadığı bu müthiş oyun
Sürdü 1337'ye kadar...
Kocaeli ormanı gürgen ve meşeliktir :
Yüksek kalın.
Gökyüzü gözükmez.
Durgun bir geceydi.
Hafif yağmur yağmıştı biraz önce.
Fakat ıslanmamış ki yerde yapraklar
karanlıkta hışırtılarla yürüyordu beygiri Kerim'in.
Solda ilerde tepenin eteğinde ateş yanıyordu :
«Tekneciler» diye anılan
Gavur çetelerinin olmalı.
Dallardan damlalar düşüyordu Kerim'in yüzüne.
Beygirin başı gittikçe daha çok karanlığa giriyor.
İpsiz Recep'in yanından dönüyordu Kerim.
Kaatlar götürmüş
Kaatlar getiriyor.
Birdenbire durdu beygir
Heykel gibi
Tekneciler'in ateşini görmüş olacak
Sonra birdenbire dörtnala kalktı.
Şaşırdı Kerim.
Dizginleri bıraktı.
Sarıldı beygirin boynuna.
Deli gibi gidiyordu hayvan.
Çocuğa art arda çarpıyordu ağaçlar.
Meşeleri ve gürgenleriyle orman
karanlık bir rüzgâr gibi geçiyor iki yandan.
Kim bilir kaç saat böyle gidildi.
Orman bitti birdenbire.
Ay doğmuş olacak ki ortalık aydınlıktı
Ve Kerim aynı hızla geldiği zaman
Armaşa'nın altında Başdeğirmenler'e
Beygir ansızın kapaklandı yere
Bekerlendi Kerim.
Doğruldu.
Ve aklına ilk gelen şey
Saatına bakmak oldu.
Kırılmıştı camı.
Bindi beygire tekrar.
Hayvan topallıyordu biraz.
Uslu uslu yola koyuldular.
Sol kulağı kanıyordu Kerim'in,
Kirezce'ye geldiler
(Sapanca'yla Arifiye arası)
Kerim durdu
Biraz zor nefes alıyordu.
Geyve'ye girdi ertesi akşam.
Beli o kadar ağrıyordu ki
İnemedi beygirden indirdiler.
Kerim'i bir yaylıya bindirdiler.
Adapazarı.
Sonra belki on gün, belki on beş
Kağnılar, mekkâre arabaları
Sonra, gitgide daralan nefesi
Yahşıhan
Konya
Sile nahiyesi
(Burda malûl gaziler için takma kol ve bacak yapılıyordu)
Ve nihayet Hatçehan köyünden çıkıkçı Şerif Usta.
Hala rüyalarında görür Kerim
İncecik bir yoldan eşekle gelip
Üzerine doğru eğilen
Bu çiçekbozuğu insan yüzünü.
Usta, ovdu Kerim'i bayıltıncaya kadar.
Sonra, zifte koydu bu kırılmış dal gibi çocuk gövdesini.
Yirmi gün geçti aradan.
Ve sonra bir ikindi vakti ziftin içinden
Kerim'i kambur çıkardılar.
★★★★★★★
ARHAVELİ İSMAİL'İN HİKAYESİ
Ateşi ve ihaneti gördük.
Düşman ordusu yine başladı yürümeğe.
Akhisar, Karacabey
Bursa ve Bursa'nın doğusunda Aksu,
Çarpışarak çekildik...
29 Ağustos'u :
Uşak düştü.
Yaralı
Ve dehşetli kızgın
1920 Şubat, Nisan, Mayıs
Bolu, Düzce, Geyve, Adapazarı :
İçimizde Hilâfet Ordusu
Anzavur isyanları.
Ve aynı sıradan
3 Ekim Konya.
Sabah.
500 asker kaçağı ve yeşil bayrağıyla Delibaş
Girdi şehre.
Alaeddin tepesinde üç gün üç gece hüküm sürdüler.
Ve Manavgat istikametlerinde kaçıp ölümlerine giderken
Terkilerinde kesilmiş kafalar götürdüler.
Ve 29 Aralık Kütahya :
4 top ve 1800 atlı bir ihanet
Yani Çerkez Ethem
Bir gece vakti
Kilim ve halı yüklü katırları
Koyun ve sığır sürülerini önüne katıp düşmana geçti.
Yürekleri karanlık
Kemerleri ve kamçıları gümüşlüydü,
Atları ve kendileri semizdiler...
Ateşi ve ihaneti gördük.
Ruhumuz fırtınalı, etimiz mütehammil.
Sevgisiz ve ihtirassız çıplak devler değil
inanılmaz zaafları, korkunç kuvvetleriyle
Silahları ve beygirleriyle insanlardı dayanan.
Beygirler çirkindiler, bakımsızdılar
Hasta bir fundalıktan yüksek değillerdi.
Fakat bozkırda kişneyip köpürmeden
sabırlı ve doludizgin koşmasını biliyorlardı.
İnsanlar uzun asker kaputluydu
Yalnayaktı insanlar.
İnsanların başında kalpak
Yüreklerinde keder
Yüreklerinde müthiş bir ümit vardı.
İnsanlar devrilmişti, kedersiz ve ümitsizdiler.
İnsanlar, etlerinde kurşun yaralarıyla
Köy odalarında unutulmuştular.
Ve orda sargı, deri Ve asker postalları halinde
Yan yana, sırtüstü yatıyorlardı.
Koparılmış gibiydi
Parmakları saplandığı yerden eğrilip bükülmüştü
Ve avuçlarında toprak ve kan vardı.
Ve asker kaçakları
Karanlıkta köylerin içinden geçiyorlardı.
Acıkmıştılar
Merhametsizdiler
Bedbahttılar.
Şosenin ıssız beyazlığına inip
Nal sesleri ve yıldızlarla gelen atlıyı çeviriyor
Ve Bolu dağında ekmek bulamadıkları için
Deviriyorlardı uçurumlara :
Şayak, cıgara kâadı, tuz ve sabun yüklü yaylıları.
Ve çok uzak
Çok uzaklardaki İstanbul limanında
Gecenin bu geç vakitlerinde
Kaçak silah ve asker ceketi yükleyen laz takaları :
Hürriyet ve ümit
Su ve rüzgardılar.
Onlar, suda ve rüzgârda ilk deniz yolculuğundan beri vardılar.
Tekneleri kestane ağacındandı
Üç tondan on tona kadardılar
Ve lakin yelkenlerinin altında
Fındık ve tütün getirip
Şeker ve zeytinyağı götürürlerdi.
Şimdi, büyük sırlarını götürüyorlardı.
Şimdi, denizde bir insan sesinin
Ve demirli şileplerin kederlerini
ve Kabataş açıklarında sallanan
Saman kayıklarının fenerlerini
Peşlerinde bırakıp
Ve karanlık suda Amerikan taretlerinin önünden akıp
Küçük, kurnaz ve mağrur gidiyorlardı Karadeniz'e.
Dümende ve başaltlarında insanları vardı ki
Bunlar uzun eğri burunlu
Ve konuşmayı şehvetle seven insanlardı ki
Sırtı lacivert hamsilerin ve mısır ekmeğinin
Zaferi için
Hiç kimseden hiçbir şey beklemeksizin
Bir şarkı söyler gibi ölebilirdiler...
Karanlıkta kurşunîi derisi kırmızıya boyanan
Baltabaş gemi
İngiliz torpitosudur.
Ve dalgaların üstünde sallanarak
Alev alev yanan :
Şaban Reisin beş tonluk takası.
Kerempe Fenerinin yirmi mil açığında
Gecenin karanlığında
Dalgalar minare boyundaydılar
Ve başları bembeyaz parçalanıp dağılıyordu.
Rüzgar :
Yıldız - poyraz.
Esirlerini bordasına alıp
Kayboldu İngiliz torpitosu.
Şaban Reisin teknesi
Ateşten diregiyle gömüldü suya.
Arheveli İsmail
Bu ölen teknedendi.
Ve şimdi
Kerempe Fenerinin açığında
Batan teknenin kayığında
Emanetiyle tek başınadır
Fakat yalnız değil :
Rüzgarın
Bulutların
Ve dalgaların kalabalığı,
İsmail'in etrafında hep bir ağızdan konuşuyordu.
Arheveli İsmail
Kendi kendine sordu :
«Emanetimizle varabilecek miyiz?»
Kendine cevap verdi :
«Varmamış olmaz.»
Gece, Tophane rıhtımında
Kamacı ustası Bekir Usta ona :
«Evlâdım İsmail,» dedi,
«Hiç kimseye değil,» dedi,
«Bu, sana emanettir.»
Ve Kerempe Fenerinde
Düşman projektörü dolaşınca takanın yelkenlerinde
İsmail, reisinden izin isteyip
«Şaban Reis,» deyip
«Emaneti yerine götürmeliyiz,» deyip
Atladı takanın patalyasına açıldı.
«Allah büyük
Ama kayık küçük» demiş Yahudi.
İsmail bodoslamadan bir sağnak yedi
Bir sağnak daha
Peşinden üç-kardeşler.
Ve denizi bıçak atmak kadar iyi bilmeseydi eğer
Alabora olacaktı.
Rüzgâr tam kerte yıldıza dönüyor.
Ta karşıda bir kırmızı damla ışık görünüyor :
Sıvastopol'a giden bir geminin
Sancak feneri.
Elleri kanayarak
Çekiyor İsmail kürekleri.
İsmail rahattır.
Kavgadan
Ve emanetinden başka her şeyin haricinde,
İsmail unsurunun içinde.
Emanet :
Bir ağır makinalı tüfektir.
Ve İsmail'in gözü tutmazsa liman reislerini
Ta Ankara'ya kadar gidip
Onu kendi eliyle teslim edecektir.
Rüzgâr bocalıyor.
Belki karayel gösterecek.
En azdan on beş mil uzaktır en yakın sahil.
Fakat İsmail
Ellerine güvenir.
O eller ekmeği, küreklerin sapını, dümenin yekesini
Ve Kemeraltı'nda Fotika'nın memesini
Aynı emniyetle tutarlar.
Rüzgar karayel göstermedi.
Yüz kerte birden atlayıp rüzgar
Bir anda bütün ipleri bıçakla kesilmiş gibi düştü.
İsmail beklemiyordu bunu.
Dalgalar bir müddet daha
Yuvarlandılar teknenin altında
Sonra deniz dümdüz
Ve simsiyah durdu.
İsmail şaşırıp bıraktı kürekleri.
Ne korkunçtur düşmek kavganın haricine.
Bir ürperme geldi İsmail'in içine.
Ve bir balık gibi ürkerek
Bir sandal
Bir çift kürek
Ve durgun
Ölü bir deniz şeklinde gördü yalnızlığı.
Ve birdenbire
Öyle kahrolup duydu ki insansızlığı
Yıldı elleri
Yüklendi küreklere kırıldı kürekler.
Sular tekneyi açığa sürüklüyor.
Artık hiçbir şey mümkün değil.
Kaldı ölü bir denizin ortasında
Kanayan elleri ve emanetiyle İsmail.
İlkönce küfretti.
Sonra, «elham» okumak geldi içinden.
Sonra, güldü
Eğilip okşadı mübarek emaneti.
Sonra...
Sonra, malûm olmadı insanlara
Arhaveli İsmail'in âkıbeti...
★★★★★★★
4. BAP
Nurettin Eşfar'ın Bir Mektubu ve Bir Şiiri
Kardeşim
Sana bu mektubu Ankara'da Kuyulu kahvede yazıyorum.
Hep aynı Anadolu havalarını çalıyor gramofon
Kocaman bir boru çiçeğine benzeyen ağzıyla
Dışarda yağmur...
Mektepten istifa ettim.
Cepheye gidiyorum ihtiyat zabitliğiyle.
Çocuklarımıza Türkçe okutmak
Öğretmek, sevdirmek onlara
Dünyanın en diri
En taze dillerinden birini
Kendi dillerini
Güzel şey
Büyük şey
Fakat bu dilin insanları için
Çakmak çalmak cephede
Daha büyük
Daha güzel.
Biliyorum:
İş bölümünden bahsedeceksin.
Fakat
Ankara'da çocuklara ders vermek
Bozkırda ateş hattına girmek
Haksız ve hazin bir iş bölümü.
Öyle günlerde yaşıyoruz ki
Ben bir iş yapabildim diyebilmek için:
Hep alnının ortasında duyacaksın ölümü.
Bak, tam sana bunları yazarken
Asker geçiyor sokaktan;
Yağmurda harap postallarının meşinini ıslatarak
Meclis'in önüne doğru iniyorlar
İstasyona gidecekler.
Ve türkü söylerken
Her nedense her zaman yaptığı gibi
Sesini incelterek marş okuyor
Genç Türk köylüsü:
Ankara'nın Taşına Bak
Gözlerimin Yaşına Bak...
Yüzleri mühim, dalgın ve yorgun.
Tıraşları uzamış biraz.
Elleri büyük ve esmer.
Ela gözlüler, kara gözlüler, mavi gözlüler.
Yine birdenbire Yunus Emre geldi aklıma.
1922 Ağustos Ayı ve Kadınlarımız
6 Ağustos Emri ve Bir Aletle Bir İnsanın Hikayesi
Ayın altında kağnılar gidiyordu.
Kağnılar gidiyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru.
Toprak öyle bitip tükenmez
Dağlar öyle uzakta
Sanki gidenler hiçbir zaman
Hiçbir menzile erişmeyecekti.
Kağnılar yürüyordu
Yekpare meşeden tekerlekleriyle.
Ve onlar
Ayın altında dönen ilk tekerlekti.
Ayın altında öküzler
Başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi
Ufacık, kısacıktılar
Ve pırıltılar vardı
Hasta, kırık boynuzlarında
Ve ayakları altından akan
Toprak
Toprak
Ve topraktı.
Gece aydınlık ve sıcak
Ve kağnılarda tahta yataklarında
Koyu mavi humbaralar çırılçıplaktı.
Ve kadınlar
Birbirlerinden gizleyerek
Bakıyorlardı ayın altında
Geçmiş kafilelerden kalan
Öküz ve tekerlek ölülerine.
Ve kadınlar
Bizim kadınlarımız:
Korkunç ve mübarek elleri
İnce, küçük çeneleri
Kocaman gözleriyle
Anamız, avradımız, yarimiz
Ve sanki hiç yaşamamış gibi
Ölen ve soframızdaki yeri
Öküzümüzden sonra gelen
Ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
Ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
Ve karasabana koşulan
Ve ağıllarda
Işıltısında yere saplı bıçakların
Oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan kadınlar
Bizim kadınlarımız
Şimdi ayın altında
Kağnıların ve hartuçların peşinde
Harman yerine kehribar başaklı sap çeker gibi
Aynı yürek ferahlığı
Aynı yorgun alışkanlık içindeydiler.
Ve on beşlik şarapnelin çeliğinde
İnce boyunlu çocuklar uyuyordu.
Ve ayın altında kağnılar yürüyordu
Akşehir üstünden Afyon'a doğru.
6 Ağustos emri verilmiştir.
Birinci ve İkinci ordular
Kıt’aları, kağnıları, süvari alaylarıyla
Yer değiştiriyordu
Yer değiştirecek.
98956 tüfek,
325 top
5 tayyar
2800 küsur mitralyöz
2500 küsur kılıç
Ve 186326 tane pırıl pırıl insan yüreği
Ve bunun iki misli kulak
Kol, ayak ve göz kımıldanıyordu gecenin içinde.
Gecenin içinde toprak.
Gecenin içinde rüzgar.
Hatıralara bağlı
Hatıraların dışında
İçinde:
İnsanlar, aletler ve hayvanlar
Demirleri, tahtaları ve etleriyle
Birbirine sokulup
Korkunç ve sessiz emniyetlerini
Birbirlerine sokulmakta bulup
Kocaman, yorgun ayakları
Topraklı elleriyle yürüyorlardı.
Ve onların arasında
Birinci Ordu İkinci Nakliye Taburundan
İstanbullu şoför Ahmet
Ve onun kamyoneti vardı.
Bir acayip mahluktu
Kamyonet:
Numrolu kamyonet:
İhtiyar, cesur, inatçı ve şirret.
Kırılıp dağlarda kalan sol arka makası yerine
Şasinin altına, dingilin üzerine
Budaklı bir gürgen kütüğü sarmış olmasına rağmen
Ve kalp ağrılarıyla
Ve on kilometrede bir karanlığa yaslanıp durduğu halde
Ve vantilatöründe dört kanattan ikisi noksan iken
Biliyordu:
Vekarlı kudretini resmen biliyordu:
6 Ağustos emrinde ondan ve arkadaşlarından
İhzar ve teşkil edilmiş bulunan ve cem'an
300 ton kabiliyetinde kabul olunan
100 kadar seri otomobil
Diye bahsediliyordu.
İhzar ve teşkil olunanlar
Bu meyanda Ahmet'in kamyoneti
İnsanların, aletlerin ve kağnıların yanından geçip
Afyon- Ahır dağları ve imtidadına doğru iniyorlardı.
Ahmet'in kafasında uzak bir şehir ve bir şarkı vardı.
Bu şarkı nihaventtir
Ve beyaz tenteli sandalları
Siyah mavnaları
Güneşli karpuz kabuklarıyla
Bir deniz kıyısındadır şehir.
Vantilatörde adedi devir
Düşüyor gibi.
Arkadaşlar ileri geçtiler.
Ay battı.
Manzara yıldızlardan ve dağlardan ibaret.
Sen Süleymaniyelisin oğlum Ahmet
Çınar dibinde iki Mars bir oyunla yenip Bücür'ü,
Kalk
Sıra servilerin önünden yürü
Çeşmeyi geç
Mektep bahçesi, medreseler
Orda,
Harbiye Nezareti'nin arka duvarında
Siyah çarşaflı bir kadın
Çömelip yere
Darı serper güvercinlere
Ve papelciler
Şemsiye üstünde papaz açarlar.
Motor mızıkçılık ediyor
Bizi dağ başlarında bırakacak meret.
Ne diyorduk oğlum Ahmet?
Dökmeciler sağda kalır derken
Uzun Çarşı’ya saparken
Köşede, sol kolda seyyar kitapçı:
Hikayesi Billur Köşk
Altı cilt
«Tarihi Cevdet»
Ve «Fenni Tabahat».
Tabahat, mutfaktan gelirmiş
Yani yemek pişirmek.
Hani, uskumru dolmasına da bayılırım pek.
Yaldızlı kuyruğundan tutup
Bir salkım üzüm gibi yersin.
İlerde bir süvari kolu gidiyor
Saptılar sola.
Uzun Çarşı’yı dikine inersin.
Sandalaydılar, tavla pulcuları, teşbihçiler.
Ve sen İstanbullu
Sen kendi ellerinin hünerine alışmış olduğundan
İstanbullulara: İstanbullulara:
Ne kadar ince
Ne çeşitli hünerleri var, dersin.
Rüstem Paşa Camii.
Urgancılar.
Urgancılarda yüz parça yelkenli gemiyi
Ve hesapsız katır kervanlarını donatacak kadar
Urgan, halat ve dökme tunçtan çıngıraklar satılır.
Zindan kapı, Babacafer.
Uzakta Balık Pazarı.
Kuruyemişçiler.
Yemiş iskelesindeyiz:
Sandalları, mavnaları
Güneşli karpuz kabuklarıyla
Yüzüne hasret kaldığım deniz.
Sol arka lastik hava mı kaçırıyor ne?
İnip baksam...
Yemiş iskelesinden dilenci vapuruna binip
Eyüp'te Niyet Kuyusu'na git tikti.
Elleri yumuk yumuk
Bacakları biraz çarpıktı ama
Yeşil zeytin tanesi gibi gözler.
Kaşları da hilal gibi çekikti.
Tam Kasımpaşa'ya yaklaştık, beyaz başörtüsü...
Lastik hava kaçırıyor.
Derdine deva bulmazsak eğer...
Dur bakalım Babacafer...
Üç numrolu kamyonet durdu.
Karanlık.
Kriko.
Pompa.
Eller.
Küfreden ve küfrettiğine kızan elleri
Lastikte ve ihtiyar tekerlekte dolaşırken
Ahmet hatırladı:
Bir gece nüzüllü babaannesini
Sedirden sedire taşırken kadıncağız...
İç lastik boydan boya patladı.
Yedek?
Yok.
Dağlarda avaz avaz
İmdat istemek?
Sen Süleymaniyelisin oğlum Ahmet,
Sana tek başına verilmiştir
Üç numrolu kamyonet.
Hem, hani bir koyun varmış
Kendi bacağından asılan bir koyun.
Süleymaniyeli şoför Ahmet soyun...
Soyundu.
Ceket, külot, pantol, don, gömlek ve kalpak
Ve kırmızı kuşak
Ahmet'i postallarının üstünde çırılçıplak
Bırakarak dış lastiğin içine girdiler
Şişirdiler.
Bu şarkı nihaventtir.
Deniz kıyısında bir şehir...
Beyaz başörtüsü...
Saatte elli yapıyoruz...
Dayan ömrümün törpüsü
Dayan da dağlar
Anadan doğma görsün şoför Ahmet'i,
Dayan Arslan...
Hiçbir zaman
Böyle merhametli bir ümitle sevmedi
Hiçbir insan
Hiçbir aleti...
Başka türlü anlıyorum ben Yunus’u:
Bence onda
Bütün bir devir dile gelmiş
Türk köylüsü:
Öte Dünyaya Dair Değil
Bu Dünyaya Dair Kaygılarıyla...
Bir şiir yazdım
Garip bir şiir
«Türk Köylüsü» diye.
Bir tuhaf mı oluyor böyle günlerde şiir yazmak?
Her ne hal ise
Hoşça kal
Gözlerinden öperim.
Kardeşin Nurettin Eşfak
Türk Köylüsü
Topraktan öğrenip kitapsız bilendir.
Hoca Nasreddin gibi ağlayan
Bayburtlu Zihni gibi gülendir.
Ferhad'dır
Kerem'dir
Ve Keloğlan'dır.
Yol görünür onun garip serine
Analar, babalar umudu keser
Kahbe felek ona eder oyunu.
Çarşamba’yı sel alır
Bir yar sever
El alır
Kanadı kırılır
Çöllerde kalır
Ölmeden mezara koyarlar onu.
O
Yunusu biçaredir
Baştan ayağa yaredir.
Ağu içer su yerine.
Fakat bir kere bir dert anlayan
Düşmeye görsün önlerine
Ve bir kere vakterişip
Gayrık yeter!...
Demesinler.
Bunu bir dediler mi
İsrafil surunu urur
Mahlukat yerinden durur
Toprağın nabzı başlar
Onun nabızlarında atmağa.
Ne kendi nefsini korur
Ne düşmanı kayırır
Dağları yırtıp ayırır
Kayaları kesip yol eyler
Abıhayat akıtmağa
★★★★★★★
Manastırlı Hamdi Efendi ve Reşadiyeli Veli Oğlu Memet'in Hikayesi
Bu hamiyetli ve cesur
Manastırlı Hamdi Efendi olmasaydı
İstanbul felaketinden kim bilir
Haber almak için
Ne kadar intizarlar içinde kalacaktık.
İstanbul'da bulunan
Nazır, mebus, kumandan, teşkilatımız
Mensupları içinden bir zat çıkıp
Vaktiyle bize haber vermeği düşünmemiş olduğu anlaşılıyor.
Demek ki cümlesini heyecan ve helecan kaplamıştı.
Bir ucu Ankara'da bulunan telin
İstanbul'da bulunan ucuna yanaşamayacak kadar
Şaşkın bir hale gelmiş olduklarına bilmem ki hükmetmek caiz olur mu?
(Nutuk, s. 295, Devlet Basımevi, İstanbul 1938)
920'nin 16 Mart’ı.
Öğleden evvel saat onda
Makina başında şöyle bir telgraf aldı Ankara’daki:
Der-aliye 16/3/1920.
İngilizler bastı bu sabah
Şehzadebaşı'ndaki Muzika karakolunu.
Müsademe edildi.
İşgal altına alıyorlar İstanbul'u şimdi.
Berayi malûmat arz olunur.
Manastırlı Hamdi.
920'nin 16 Mart’ı.
Harbiye Nezareti telgrafhanesi buldu Ankara’yı:
Etrafta dolaşıyor İngiliz askerleri.
Şimdi işte
İngiliz askerleri giriyorlar nezarete.
İşte giriyorlar içeri.
Nizamiye kapısına.
Teli kes.
İngilizler buradadır.
920'nin 16 Mart’ı.
Manastırlı Hamdi Efendi
Buldu Ankara'dakini tekrar
Paşa hazretleri
Harbiye telgrafhanesini de işgal etti
İngiliz bahriye askeri
Tophane'yi de işgal ediyorlar bir taraftan
Bir taraftan da zırhlılardan asker ihraç olunuyor.
Vaziyet vehamet kesbe diyor efendim.
Paşa hazretleri
Emri devletlerine muntazırım.
16 Mart 1920 Hamdi
920'nin 16 Mart’ı.
Durumu bir daha tekrar etti Hamdi Efendi:
Sabah bizim asker uykuda iken
İngiliz bahriye efradı karakolu işgal etmekte iken
Askerlerimiz uykudan şaşkın kalkınca müsademe başlıyor.
Neticede bizden altı şehit
On beş mecruh olup
İngilizler zırhlıları rıhtıma yanaştırıp
Beyoğlu ve Tophane'yi işgal edip.
İşte Beyoğlu telgrafhanesi de yok.
İşte Beyoğlu telgraf memurları geldiler.
Kovmuşlar.
Burası da işgal olunacaktır bir saate kadar.
Şimdi haber aldım efendim.
920'nin 16 Mart’ı
Uykuda kesti kâfir üçümüzü
Kurşuna dizdi kafir ikimizi.
İngiliz'in hepsi değil domuzu
Sabaha karşı aldı canımızı.
920'nin 16 Mart’ı
Basıldı Vezneciler ‘de karargah.
Uyan be tosunum uyan.
Üçümüzü uykuda kesti kafir
Üçümüz:
Abdullah çavuş
Şarkışla'dan Osman
Bir de Zileli Abdülkadir.
920'nin 16 Mart’ı
Bozdoğan Kemeri'nde
Kurşuna dizdi kafir ikimizi.
Ahmet oğlu Nasuh arkadaşımın adı
Reşadiyeli Veli oğlu Memet benimkisi.
920'nin 16 Mart’ı
Uykuda kesti kâfir üçümüzü.
Soktu Osman'ın karnına kasaturayı
Bastı göğsüne kafirin dizi.
Dört çocuk babasıydı Abdullah çavuş.
Doymadı dünyasına Abdülkadir.
Üçümüzü uykuda kesti kafir
Kurşuna dizdi ikimizi.
920'nin 16 Mart sabahı
Karakolun karşısında
Bırakmadım elimden silahı
Yere serdim iki İngiliz'i.
Senin ırzını kurtardım İstanbul'um
Sana can feda çakır gözlü gülüm.
Üçümüzü uykuda kesti kafir
Kurşuna dizdi ikimizi.
Şimdi üçümüz:
Abdullah ve Osman ve Abdülkadir
Taşları yan yana yatar Eyüp'te.
Arama, bulamazsın ikimizin kabrini
Belki maşrıkta, belki mağripte
Biz de bilemeyiz yerini.
Uykuda kestiler üçümüzü
Kurşuna dizdiler ikimizi
Ahmet oğlu Nasuh arkadaşımın adı
Reşadiyeli Veli oğlu Memet benimkisi.
Bir de altıncımız var
Kara kaytan bıyıklı bir şehit
Son mekanı şöyle dursun,
Adını da bilen yok...
★★★★★★★
MUHAREBELER ve DÜŞMAN ELİNDE KALANLAR ve
KARTALLI KAZIM'IN HİKAYESİ
İnönü meydanı, yavrum
Rüzgar, soğuklar insanı arı gibi haşlıyor.
Zemheriler bitti diyelim
Hamsin ya başladı ya başlıyor.
Muharebe beş gün beş gece sürdü.
Kan gövdeyi götürdü.
Ve nihayetinde
Düşmanlar karın üstünde
Top arabaları, sandıklar dolusu konyak
Altı kamyon bıraktılar.
Sonra, kaçarlarken, yavrum
Köyleri, köprüleri yaktılar...
Bu, Birinci İnönü
Sonra ikincisi:
23 Mart 1921 günü
Düşmanın Bursa ve Uşak grupları üstümüze yürüyor.
Onlarda, topçu ve piyade
Bizden üç kere fazla
Bizim atlımız çok.
Atların mekanizması
Hartucu, namlusu yoktur.
Ve kılıç çıplak, ucuz bir demirdir.
26 Mart Akşam.
Sağ cenah ilerimize yanaştılar.
27 Mart
Bütün cephelerde temas.
28, 29, 30:
Kavgaya devam.
Ve Mart’ın 31'inci gecesinde
(Ayışığı var mıydı bilmiyorum)
İnönü karanlığı sesler ve kıvılcımlarla doluydu.
Ve ertesi gün
1 Nisan:
Metristepe aydınlanıyor.
Saat altı otuz.
Bozöyük yanıyor.
Düşman muharebe meydanını silahlarımıza terk etmiştir.
Sonra, 8 Nisan’dan 11 kadar: kadar:
Dumlupınar.
Sonra, Haziran.
Bir yaz gecesi.
Dünyada yalnız pırıltılar
Ve böceklerin sesi.
Sakarya'yı üç yerinden sallarla geçiyoruz.
Basarak aldık
Adapazarı'nı.
Ve dolaşıp Sapanca Gölü'nün sazlıklarını
Yanaştık İzmit'in doğusunda çuha fabrikasına.
Düşman, kısmen gemilere binerek
Denizden ve kısmen
Karamürsel üzerinden
Bursa'ya çekilip
Boşalttı İzmit şehrini gece yarısı.
Sonra 23 Ağustos:
Sakarya melhamei kübrası ki
Devamı 13 Eylül gününe kadardır.
Bizim kırk bin piyademiz
Dört bin beş yüz atlımız
Üç yüz topu vardır.
Harp meydanının kuzey yanı
Sakarya ve dağlardır:
Ve kireçli toprakları
Ve kayalarında tek başlarına birbirinden uzak
Haşin
Ve münzevi çam ağaçlarıyla
Abdülselam dağı, dağlar.
Ve Sakarya'dan bu havalide
Yalnız, çatal tırnaklı karacalar su içmektedir.
Ankara suyunun döküldüğü yerden
Eskişehir kuzeybatısına kadar
Sakarya mecrası uçurumlar içinden geçmektedir.
Güneyde
Ve güneydoğuda
Yapraksız ve hazin
Geniş ve uzun
Ve insana bıraktığı hiçbir şeye acımadan
Ölmek arzusu veren
Cihanbeyli ovası:
Bu çölün
Bu dağların
Bu nehrin ve bizim önümüzde
Yirmi iki gün ve gece fasılasız dövüşüp
Düşman ordusu ric'ata mecbur kaldı.
Buna rağmen:
Sene 1922
Ve 15 vilayet ve sancak
Ve 9 büyük şehir düşman elindedir.
İnanılmaz şeyler düşmandadır ki
Bunların arasında:
7 göl, 11 nehir
Ve köklerinde baltamızın yarası
Ve yangınlarıyla bizim olan
Yüz kere yüz bin dönüm orman
Bir tersane, iki silah fabrikası
Ve 19 körfez ve liman ki
Belki birçoğunun rıhtımı
Mendireği, kırmızı, yeşil fenerleri yoktur
Ve belki sularında ateş kayıklarının
Işıltısından başka ışık yanmadı
Fakat onlar
Tahta iskeleleri ve kederli balıkçılarıyla bizimdiler.
Sonra, 3 deniz, 6 kol tren hattı
Sonra, göz alabildiğine yol:
Sılaya gittiğimiz
Gurbette göründüğümüz
Ve neden
Ve niçin olduğunu sormadan
Çöle, Çanakkale'ye ölüme gittiğimiz yol
Ve sonra toprak
Ve o toprağın insanları:
Uşak tezgahlarının halı dokuyanları
Klaptan işlemeli eyerleriyle
Meşhur Manisalı saraçlar
Yol kıyılarında ve istasyonlarda açlar
Ve kurnaz
Ve cesur
Ve ağırbaşlı ve çapkın
Ve kütleleriyle delikanlı
İstanbul ve İzmir işçileri
Ve zahire ve kantariye tacirleriyle
Eşraf ve ayan
Kıl çadırlı yürükleri Aydın'ın
Ve sonra, ırgat
Ortakçı, maraba
Davarlı ve davarsız
Yarım meşin çizmeli
Ve ham çarıklı köylüler.
15 vilayet ve sancak
Ve 9 büyük şehir düşman elindedir.
Gümüş bir kutunun içindesin:
Ortalık öyle bir tuhaf aydınlık, öyle ıssız.
Ya çok seslidir
Ya hiç ses vermez mehtaplı gece zaten.
Yatıyor filintasının arkasında Kartallı Kazım.
Kız gibi Osmanlı filintası.
Namlının ucunda:
Yüz yıllık yoldaymış gibi uzak
Ve bir damlacık.
Kazım emir aldı merkezden:
Gebze'deki İngiliz'in tercümanı vurulacak.
Köylerde teşkilat kurmuş tercüman Mansur:
Satıyor bizimkileri.
Kazım iyi hesaplamış herifin geçeceği yeri.
İşte sökün etti Mansur karşıdan:
Beygirin üzerinde.
Beygir yüksek
İngiliz kadanası.
Kendi halinde yürüyor hayvan
Ortasında demiryolunun
Sallana sallana, ağır ağır.
Tercüman herhalde bırakmış dizginleri
Başı sallanıyor
Belki de uyuyor üzerinde beygirin.
Yaklaştıkça büyüyor herif.
Zaten mehtapta heybetli görünür insan.
Arada kaldı kalmadı dört yüz adım
Namlıyı kaldırdı birazcık Kazım
Nişan aldı sallanan başına Mansur'un.
Soldaki yamaçtan bir taş parçası düştü.
Bir kuş uçtu sağdaki ağaçtan
Ağaç çınar
Kuş ürkmüş olacak.
Çevrildi Kazım'ın başı kuşun uçtuğu yana
Mehtapla yüz yüze geldiler.
Mehtap koskocaman, desdeğirmi, bembeyaz.
Ve Kazım'ın gözünü aldı adeta.
Zaten bu yüzden
Tekrar göz, gez, arpacık
Ve filintayı ateşlediği zaman
İlk kurşun Mansur'un başını delecek yerde
Galiba omuzuna girdi.
Herif «Hınk» dedi bir
Beygirin başını çevirdi
Dörtnal kaçıyor.
Yetiştirdi ikinci kurşunu Kazım.
Beygirin üstünde sola yıkıldı Mansur.
Üçüncü kurşun.
Tercüman düştü beygirden.
Fakat bir ayağı üzengiye takılı kalmış
Sürüklendi kaçan hayvanın peşinde
Biraz sonra kurtuldu ki
Ayağı yıkılıp kaldı olduğu yerde.
Yamaca sardı beygir.
Kalktı Kazım
Yürüdü Mansur'a doğru
Üzerinden kaatları alacak.
Arada dört telgraf direği yalnız
Ellişerden iki yüz metre eder.
Mansur doğruldu ansızın
Kaçıyor bayır aşağı.
Filintayı omuzladı Kazım.
Dördüncü kurşun.
Koştu Kazım.
Doğruldu yine Mansur.
Yürüyor sarhoş gibi sallanarak
Kaçmıyor artık, yürüyor.
Kazım da bıraktı koşmayı.
Deniz kıyısına indiler.
Orda boş bir fabrika var
Bir de beyaz bir ev
Tahta iskelesi iner denizin içine kadar.
Mansur suya giriyor
Kaatlar ıslanacak.
Beşinci kurşunu yaktı Kazım.
Suya düşüp kaldı önde giden
Ve Kazım tazelerken şarjörü
Bir ışık yandı beyaz evde
Bir pencere açıldı.
Galiba bir kadın baktı dışarıya.
Boğazlanıyormuş gibi bağırdı Mansur.
Pencere kapandı
Işık söndü.
Tercüman attı kendini tahta iskeleye.
Art ayakları kırılmış bir hayvan gibi sürünüp tırmanıyor.
Hay anasını
Ay da denize düşmüş
Toplanıp dağılıyor, dağılıp toplanıyor.
Velhasıl
Lafı uzatmayalım
Mansur'un işini bıçakla bitirdi Kazım.
Kaatlar kan içindeydi.
Fakat kan kapatmıyor yazıyı...
Namussuzun biriydi Mansur, muhakkak.
Düşmana satılmıştı, orası öyle.
Kaç kişinin başını yedi, malûm.
Ama ne de olsa
Mehtapta herif beygirin üzerinde uyumuş geliyordu.
Demek istediğim
Böyle günlerde bile
Böyle bir adamı bile bu çeşit öldürüp
Ortalık durulduktan
Yıllarca sonra mehtaba baktığın vakit
Üzüntü çekmemek için
Ya insanlarda yürek dediğin taştan olacak
Yahut da dehşetli namuslu olacak yüreğin
Kazım'ınki taştan değildi
Çok şükür, fakat namuslu.
Ne malûm? dersen:
Dövüştü pir aşkına
Yaralandı birkaç kere
Ve saire.
Ve kavga bittiği zaman
Ne çiftlik sahibi oldu ne apartman.
Kavgadan önce Kartal'da bahçıvandı
Kavgadan sonra Kartal'da bahçıvan...
★★★★★★★
7. BAP
1922 Ağustos Ayı ve Kadınlarımız
6 Ağustos Emri ve Bir Aletle Bir İnsanın Hikayesi
Ayın altında kağnılar gidiyordu.
Kağnılar gidiyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru.
Toprak öyle bitip tükenmez
Dağlar öyle uzakta
Sanki gidenler hiçbir zaman
Hiçbir menzile erişmeyecekti.
Kağnılar yürüyordu
Yekpare meşeden tekerlekleriyle.
Ve onlar
Ayın altında dönen ilk tekerlekti.
Ayın altında öküzler
Başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi
Ufacık, kısacıktılar
Ve pırıltılar vardı
Hasta, kırık boynuzlarında
Ve ayakları altından akan
Toprak
Toprak
Ve topraktı.
Gece aydınlık ve sıcak
Ve kağnılarda tahta yataklarında
Koyu mavi humbaralar çırılçıplaktı.
Ve kadınlar
Birbirlerinden gizleyerek
Bakıyorlardı ayın altında
Geçmiş kafilelerden kalan
Öküz ve tekerlek ölülerine.
Ve kadınlar
Bizim kadınlarımız:
Korkunç ve mübarek elleri
İnce, küçük çeneleri
Kocaman gözleriyle
Anamız, avradımız, yarimiz
Ve sanki hiç yaşamamış gibi
Ölen ve soframızdaki yeri
Öküzümüzden sonra gelen
Ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
Ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
Ve karasabana koşulan
Ve ağıllarda
Işıltısında yere saplı bıçakların
Oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan kadınlar
Bizim kadınlarımız
Şimdi ayın altında
Kağnıların ve hartuçların peşinde
Harman yerine kehribar başaklı sap çeker gibi
Aynı yürek ferahlığı
Aynı yorgun alışkanlık içindeydiler.
Ve on beşlik şarapnelin çeliğinde
İnce boyunlu çocuklar uyuyordu.
Ve ayın altında kağnılar yürüyordu
Akşehir üstünden Afyon'a doğru.
6 Ağustos emri verilmiştir.
Birinci ve İkinci ordular
Kıt’aları, kağnıları, süvari alaylarıyla
Yer değiştiriyordu
Yer değiştirecek.
98956 tüfek
325 top
5 tayyar
2800 küsur mitralyöz
2500 küsur kılıç
Ve 186326 tane pırıl pırıl insan yüreği
Ve bunun iki misli kulak
Kol, ayak ve göz kımıldanıyordu gecenin içinde.
Gecenin içinde toprak.
Gecenin içinde rüzgar.
Hatıralara bağlı
Hatıraların dışında
İçinde:
İnsanlar, aletler ve hayvanlar
Demirleri, tahtaları ve etleriyle
Birbirine sokulup
Korkunç ve sessiz emniyetlerini
Birbirlerine sokulmakta bulup
Kocaman, yorgun ayakları
Topraklı elleriyle yürüyorlardı.
Ve onların arasında
Birinci Ordu İkinci Nakliye Taburundan
İstanbullu şoför Ahmet
Ve onun kamyoneti vardı.
Bir acayip mahluktu
Kamyonet:
Numrolu kamyonet:
İhtiyar, cesur, inatçı ve şirret.
Kırılıp dağlarda kalan sol arka makası yerine
Şasinin altına, dingilin üzerine
Budaklı bir gürgen kütüğü sarmış olmasına rağmen
Ve kalp ağrılarıyla
Ve on kilometrede bir karanlığa yaslanıp durduğu halde
Ve vantilatöründe dört kanattan ikisi noksan iken
Biliyordu:
Vekarlı kudretini resmen biliyordu:
6 Ağustos emrinde ondan ve arkadaşlarından
İhzar ve teşkil edilmiş bulunan ve cem'an
300 ton kabiliyetinde kabul olunan
100 kadar seri otomobil
Diye bahsediliyordu.
İhzar ve teşkil olunanlar
Bu meyanda Ahmet'in kamyoneti
İnsanların, aletlerin ve kağnıların yanından geçip
Afyon- Ahır dağları ve imtidadına doğru iniyorlardı.
Ahmet'in kafasında uzak bir şehir ve bir şarkı vardı.
Bu şarkı nihaventtir
Ve beyaz tenteli sandalları
Siyah mavnaları
Güneşli karpuz kabuklarıyla
Bir deniz kıyısındadır şehir.
Vantilatörde adedi devir
Düşüyor gibi.
Arkadaşlar ileri geçtiler.
Ay battı.
Manzara yıldızlardan ve dağlardan ibaret.
Sen Süleymaniyelisin oğlum Ahmet
Çınar dibinde iki Mars bir oyunla yenip Bücür'ü
Kalk
Sıra servilerin önünden yürü
Çeşmeyi geç
Mektep bahçesi, medreseler
Orda
Harbiye Nezareti'nin arka duvarında
Siyah çarşaflı bir kadın
Çömelip yere
Darı serper güvercinlere
Ve papelciler
Şemsiye üstünde papaz açarlar.
Motor mızıkçılık ediyor
Bizi dağ başlarında bırakacak meret.
Ne diyorduk oğlum Ahmet?
Dökmeciler sağda kalır derken
Uzun Çarşı’ya saparken
Köşede, sol kolda seyyar kitapçı:
Hikayesi Billur Köşk
Altı cilt
«Tarihi Cevdet»
Ve «Fenni Tabahat».
Tabahat, mutfaktan gelirmiş
Yani yemek pişirmek.
Hani, uskumru dolmasına da bayılırım pek.
Yaldızlı kuyruğundan tutup
Bir salkım üzüm gibi yersin.
İlerde bir süvari kolu gidiyor
Saptılar sola.
Uzun Çarşı’yı dikine inersin.
Sandalaydılar, tavla pulcuları, teşbihçiler.
Ve sen İstanbullu
Sen kendi ellerinin hünerine alışmış olduğundan
İstanbullulara:
Ne kadar ince
Ne çeşitli hünerleri var, dersin.
Rüstem Paşa Camii.
Urgancılar.
Urgancılarda yüz parça yelkenli gemiyi
Ve hesapsız katır kervanlarını donatacak kadar
Urgan, halat ve dökme tunçtan çıngıraklar satılır.
Zindan kapı, Babacafer.
Uzakta Balık Pazarı.
Kuruyemişçiler.
Yemiş iskelesindeyiz:
Sandalları, mavnaları
Güneşli karpuz kabuklarıyla
Yüzüne hasret kaldığım deniz.
Sol arka lastik hava mı kaçırıyor ne?
İnip baksam...
Yemiş iskelesinden dilenci vapuruna binip
Eyüp'te Niyet Kuyusu'na git tikti.
Elleri yumuk yumuk
Bacakları biraz çarpıktı ama
Yeşil zeytin tanesi gibi gözler.
Kaşları da hilal gibi çekikti.
Tam Kasımpaşa'ya yaklaştık, beyaz başörtüsü...
Lastik hava kaçırıyor.
Derdine deva bulmazsak eğer...
Dur bakalım Babacafer...
Üç numrolu kamyonet durdu.
Karanlık.
Kriko.
Pompa.
Eller.
Küfreden ve küfrettiğine kızan elleri
Lastikte ve ihtiyar tekerlekte dolaşırken
Ahmet hatırladı:
Bir gece nüzüllü babaannesini
Sedirden sedire taşırken kadıncağız...
İç lastik boydan boya patladı.
Yedek?
Yok.
Dağlarda avaz avaz
İmdat istemek?
Sen Süleymaniyelisin oğlum Ahmet
Sana tek başına verilmiştir
Üç numrolu kamyonet.
Hem, hani bir koyun varmış
Kendi bacağından asılan bir koyun.
Süleymaniyeli şoför Ahmet soyun...
Soyundu.
Ceket, külot, pantol, don, gömlek ve kalpak
Ve kırmızı kuşak
Ahmet'i postallarının üstünde çırılçıplak
Bırakarak dış lastiğin içine girdiler
Şişirdiler.
Bu şarkı nihaventtir.
Deniz kıyısında bir şehir...
Beyaz başörtüsü...
Saatte elli yapıyoruz...
Dayan ömrümün törpüsü
Dayan da dağlar
Anadan doğma görsün şoför Ahmet'i
Dayan Arslan...
Hiçbir zaman
Böyle merhametli bir ümitle sevmedi
Hiçbir insan
Hiçbir aleti...
★★★★★★★
Saatler İki Otuzdan Beş Otuza Kadar
Ve İzmir Rıhtımından Akdeniz'e
Bakan Nefer
Saat 2.30.
Kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır
Ne ağaç ne kuş sesi
Ne toprak kokusu vardır.
Gece yıldızların altında kayalardır.
Ve dünya karanlıkta daha bizim
Daha küçük kaldığı için
Evimize, aşkımıza ve kendimize dair
Kayalıklarda şayak kalpaklı nöbetçi
Seyrediyordu Kocatepe'den
Dünyanın en yıldızlı karanlığını.
Ve Hıdırlık-tepesi olmasa
Ve dağlarda tek tek ateşler yanıyor.
Ve şayak kalpaklı nöbetçinin hayalinde
Belki bir akar su
Belki bir ırmak
Belki küçücük bir nehirdir.
Ve kılçıksız yılan balıklarıyla
Ve kocaman çiçekleri
Eflatun
Kırmızı
Beyaz
Ve sapları bir, bir buçuk adam boyundaki
Haşhaşların arasından akar.
Ve Afyon önünde
Altıgözler Köprüsü'nün altından
Ve Konya tren hattına rastlayıp yolda
Büyükçobanlar Köyü'nü solda
Ve Kızılkilise'yi sağda bırakıp gider.
Düşündü birdenbire kayalardaki adam
Kaynakları ve yolları düşman elinde kalan bütün nehirleri.
Kim bilir onlar ne kadar büyük
Ne kadar uzundular?
Birçoğunun adını bilmiyordu
Yalnız, Yunan'dan önce
Seferberlik'ten evvel
Selimşahlar Çiftliği'nde ırgatlık ederken
Manisa'da geçerdi
Gediz'in sularını başı dönerek.
Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu.
Ve yıldızlar öyle ışıltılı
Öyle ferahtılar ki
Şayak kalpaklı adam
Nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
Güzel, rahat günlere inanıyordu
Ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki
Mavzerinin yanında
Birdenbire beş adım sağında onu gördü.
Paşalar onun arkasındaydılar.
O, saati sordu.
Paşalar: «Üç,» dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar
Eğildi, durdu.
Bıraksalar
İnce, uzun bacakları üstünde yaylanarak
Ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe'den Afyon Ovası'na atlayacaktı.
Saat 3.30.
Halimur- Ayvalı hattı üzerinde
Manga mevziindedir.
İzmirli Ali Onbaşı
(Kendisi tornacıdır)
Karanlıkta göz yordamıyla
Sanki onları bir daha görmeyecekmiş gibi
Birer: manga efradına birer birer:
Sağda birinci nefer
Sarışındı.
İkinci esmer.
Üçüncü kekemeydi
Fakat bölükte
Yoktu onun üstüne şarkı söyleyen.
Dördüncünün yine mutlak bulamaç istiyordu canı.
Beşinci, vuracaktı amcasını vuranı
Tezkere alıp Urfa'ya girdiği akşam.
Altıncı
İnanılmayacak kadar büyük ayaklı bir adam
Memlekette toprağını ve tek öküzünü
İhtiyar bir muhacir karısına bıraktığı için
Kardeşleri onu mahkemeye verdiler
Ve bölükte arkadaşlarının yerine nöbete kalktığı için
Ona «Deli Erzurumlu» derdiler.
Yedinci, Mehmet oğlu Osman'dı.
Çanakkale'de, İnönü'nde, Sakarya'da yaralandı
Ve gözünü kırpmadan
Daha bir hayli yara alabilir
Yine de dimdik ayakta kalabilir.
Sekizinci, İbrahim korkmayacaktı
Bu kadar bembeyaz dişleri böyle tıkırdayıp
Birbirine böyle vurmasalar.
Ve İzmirli Ali Onbaşı biliyordu ki:
Tavşan korktuğu için kaçmaz
Kaçtığı için korkar.
Saat 4.
Ağzıkara- Söğütlüdere mıntıkası.
On ikinci Piyade Fırkası.
Gözler karanlıkta, uzakta.
Eller yakında, mekanizmalar üzerinde.
Herkes yerli yerinde.
Tabur imamı
Mevzideki biricik silahsız adam:
Ölülerin adamı
Kırık bir söğüt dalı dikerek kıbleye doğru
Durdu boyun büküp
El kavuşturup
Sabah namazına.
İçi rahattır.
Cennet, ebedi bir istirahattır.
Ve yenilseler de, yenseler de adayı
Meydanı gazadan o kendi elleriyle verecektir
Cenabı rabbülalemine şühedayı.
Saat 4.45.
Sandıklı civarı.
Köyler.
Sarkık, siyah bıyıklı süvari
Çınar dibinde, beygirinin yanında duruyordu.
Çukurova beygiri
Kuyruğunu karanlığa vuruyordu:
Dizkapaklarında ka,
Kantarmasında köpük...
İkinci Süvari Fırkası'ndan
Dördüncü Bölük
Atları, kılıçları ve insanlarıyla havayı kokluyor.
Geride
Köylerde bir horoz öttü.
Ve sarkık, siyah bıyıklı süvari
Ellerinin tersiyle yüzünü örttü.
Karşı dağlar ardında, düşman elinde kalan
Bir başka horoz vardır:
Baltaibik, sütbeyaz bir Denizli horozu.
Düşmanlar herhal onu çoktan kesip
Çorbasını yapmışlardır...
Saat beşe on var.
Kırk dakika sonra şafak sökecek.
«Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak».
Tınaztepe'ye karşı Kömürtepe güneyinde
On beşinci Piyade Fırkası'ndan iki ihtiyat zabiti
Ve onların genci, uzunu
Darülmuallimin mezunu Nurettin Eşfak
Mavzer tabancasının emniyetiyle oynayarak
Konuşuyor:
Bizim İstiklal Marşı'nda aksayan bir taraf var
Bilmem ki, nasıl anlatsam
Akif, inanmış adam
Fakat onun, ben
İnandıklarının hepsine inanmıyorum.
Mesela, bakın:
«Gelecektir sana vadettiği günler Hakkın.»
Hayır
Gelecek günler için
Gökten ayet inmedi bize.
Onu biz, kendimiz
Vaadettik kendimize.
Bir şarkı istiyorum
Zaferden sonrasına dair.
«Kim bilir belki yarın...»
Saat beşe beş var.
Dağlar aydınlanıyor.
Bir yerlerde bir şeyler yanıyor.
Gün ağardı ağaracak.
Kokusu tütmeğe başladı:
Anadolu toprağı uyanıyor.
Ve bu anda, kalbi bir Şahan gibi göklere salıp
Ve pırıltılar görüp
Ve çok uzak
Çok uzak bir yerlere çağıran sesler duyarak
Bir müthiş ve mukaddes macerada
Ön safta, en ön sırada
Şahlanıp ölesi geliyordu insanın.
Topçu evvel mülazımı Hasan'ın
Yaşı yirmi birdi.
Kumral başını gökyüzüne çevirdi,
Kalktı ayağa.
Baktı, yıldızları ağaran muazzam karanlığa.
Şimdi bir hamlede o kadar büyük
Öyle şöhretli işler yapmak istiyordu ki
Bütün ömrünü ve hatırasını
Ve yedi buçukluk bataryasını
Ağlanacak kadar küçük buluyordu.
Yüzbaşı sordu:
- Saat kaç?
- Beş.
- Yarım saat sonra demek...
98956 tüfek
Ve şoför Ahmet'in üç numrolu kamyonetinden
Yedi buçukluk şnayderlere
On beşlik obüslere kadar
Bütün aletleriyle
Ve vatan uğrunda
Yani
Toprak ve hürriyet için ölebilmek kabiliyetleriyle
Birinci ve İkinci ordular
Baskına hazırdılar.
Alaca karanlıkta, bir çınar dibinde
Beygirinin yanında duran
Sarkık, siyah bıyıklı süvari
Kısa çizmeleriyle atladı atına.
Nurettin Eşfak
Baktı saatına:
- Beş otuz...
Ve başladı topçu ateşiyle
Ve fecirle birlikte büyük taarruz...
Sonra.
Sonra, düşmanın müstahkem cepheleri düştü.
Bunlar:
Karahisar güneyinde 50
Ve doğusunda 20-30 kilometredeydiler.
Sonra.
Sonra, düşman ordusu Kuvayi külliyesini ihata ettik
Aslıhanlar civarında
30 Ağustos’a kadar.
Sonra.
Sonra, 30 Ağustos’ta düşman Kuvayı külliyesi imha ve esir olundu.
Esirler arasında General Trikopis:
Alaturka sopa yemiş bir temiz
Ve sırmaları kopuk Frenk uşağı...
Yaralı bir düşman ölüsüne takıldı Nurettin Eflak’ın ayağı.
Nurettin dedi ki: «Teselyalı Çoban Mihail,»
Nurettin dedi ki: «Seni biz değil
Buraya gönderenler öldürdü seni...»
Sonra.
Sonra, 31 Ağustos günü
Ordularımız İzmir'e doğru yürürken
Serseri bir kurşunla vurulan
Deli Erzurumluydu.
Devrildi.
Kürek kemikleri altında toprağı duydu.
Baktı yukarı
Baktı karşıya.
Gözler hayretle yandılar:
Önünde, sırtüstü, yan yana yatan postalları
Her seferkinden kocamandılar.
Ve bu postallar daha bir hayli zaman
Üzerlerinden atlayıp geçen arkadaşların arkasından
Seyredip güneşli gökyüzünü
İhtiyar bir muhacir karısını düşündüler.
Sonra...
Sonra, sarsılıp ayrıldılar birbirlerinden
Ve Deli Erzurumlu ölürken kederinden
Yüzlerini toprağa döndüler...
Solda, ilerdeydi Ali Onbaşı.
Kan içindeydi yüzü gözü.
Bir süvari takımı geçti yanından dörtnala.
Kaçanı kovalamıyordu yalnız
Ulaşmak da istiyordu bir yerlere
Ve sadece kahretmiyor
Yaratıyordu da.
Ve kılıçların
Nalların
Ellerin
Ve gözlerin pırıltısı
Ardarda çakan aydınlık bir bütündü.
Ali Onbaşı bir şimşek hızıyla düşündü
Ve şu türküyü duydu:
«Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
Bu memleket bizim.
Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
Ve ipek bir halıya benzeyen toprak
Bu cehennem, bu cennet bizim.
Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın
Yok edin insanın insana kulluğunu
Bu davet bizim...
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine
Bu hasret bizim...»
Sonra.
Sonra, 9 Eylül’de İzmir'e girdik
Ve Kayserili bir nefer
Yanan şehrin kızıltısı içinden gelip
Öfkeden, sevinçten, ümitten ağlıya ağlıya
Güneyden Kuzeye
Doğudan Batıya
Türk halkıyla beraber
Seyretti İzmir rıhtımından Akdeniz'i.
Ve biz de burada bitirdik destanımızı.
Biliyoruz ki layığınca olmadı bu kitap
Türk halkı bağışlasın bizi
Onlar ki toprakta karınca
Suda balık
Havada kuş kadar
Çokturlar;
Korkak
Cesur
Cahil
Hakim
Ve çocukturlar
Ve kahreden
Yaratan ki onlardır
Kitabımızda yalnız onların maceraları vardır...
Nazım HİKMET
1939 İstanbul Tevkifanesi
1940 Çankırı Hapishanesi
1941 Bursa Hapishanesi










Tarık Hocam, Bugüne kadar gördüğüm en güzel 30 Ağustos kutlaması
YanıtlaSilTebrik ederim.
Bende sizin Zafer bayramınızı kutlarım.
Hasan Akar (Muğla dan Selamlar)
Teşekkür Ederim. Hasan Bey, Beğenmenize sevindim. Adana’nın Sıcağından Selamlar
SilTarık Bey, Resminden yazısına kadar çok büyük emek vermişsiniz.
YanıtlaSilEmekleriniz ve Kaleminize sağlık
Sizinde 30 Ağustos Zafer bayramınız kutlarım. ( Ahmet A.)
Teşekkür Ederim Ahmet Bey.
SilEmek vermeden güzel bir şey çıkmıyor
Nerede emek ve sabır ile yapılan işler varsa eninde sonunda hakkını buluyor
Tabii Amatör bir derleyicim.
Bilgim ölçüsünde derleme yapmaya çalışıyorum
Cumhuriyet kolay kuruldu zannedenlere Nazım’ın “Kuvayi Milliye Destanı” Önerim. Emeklerinize sağlık Tarık Bey
YanıtlaSilBende önerim.
SilTabi bu destandan haberleri bile yoktur.
Haberi olanda, O zaten komünisttir onun yazısı okunur mu? Derler
Bizim gibi insanlar okuyup
Okumayan insanlara anlatacak ki
Onlarında bu Destandan haberi olsun diye düşünüyorum
Güzel paylaşımlar yapıyorsun fakat çok uzun oluyor, okuması zor oluyor. Tarık Bey
YanıtlaSilEvet doğru söylüyorsunuz. Ama
SilBazen kalın bir kitabı 1-2 sayfaya sığdırmaya çalışıyorum
Benim için en zor olan şey
Nereleri yazayım? Nereleri keseyim? Ler oluyor
Bana göre her şey çok değerli
Sizi dediğiniz gibi uzunda olunca okunmuyor
Uyarınız içinde Teşekkür Ederim
Nazım Hikmet, Ne kadar güzel anlatmış kurtuluş savaşımızı.
YanıtlaSilBir şaire veya yazara büyük demek ile büyük olmuyor
Silİşte böyle insanların ruhuna dokunanlara büyük deniliyor
Maalesef onun kıymetini bilmedik
Sürgünde en verimli yıllarını geçirdi
Nurlar içinde Uyusun
Elinize sağlık güzel bir çalışma olmuş Tarık bey.
SilTeşekkür Ederim. 🙏 🌱🌴🥦 🍃🌿🌳🍀🎋
SilBir Gaziantepli olarak gururla okudum. Karayılan hikayesini.
YanıtlaSilTüm Gaziantepliler bilir onun kahramanlığın ama Nazım daha güzel anlatmış
Şehit Karayılan’ın Hayatı ve Yaşamından kısa bir kesite ekleyeyim izninizle
SilAntep düşman işgaline uğrayınca
Kuva-yı Milliye safına katıldı.
Çetesiyle Karabıyıklı’da düşmana ilk darbeyi indirdi.
Daha sonra Dülük köyüne geldi.
Şehri kuşatan Fransız çemberini yardı
Antep’e girdi.
Karargah olarak önce Bekirbey sonra Karagöz camisini kullandı.
Şehir içi ve şehir dışı savaşlara katıldı.
Kendisine, Şıhın Dağı’ndaki (Sarımsak Tepe) Fransızları püskürtme emri verildi.
24 Mayıs 1920 tarihinde bu çarpışmada şehit düştü.
Bu olaydan sonra Karayılan ismi
Antep halkını temsil eden kahramanlardan biri oldu.
Atatürk ve Onunla birlikte hareket eden komutanlar nurlar içinde yatsın
YanıtlaSilSağ olun büyük insanlar
Atatürk, Kuva-yi Milliyeci komutanlarımız ve isimsiz kahramanlarımız sayesinde bugün Cumhuriyet ile idare ediliyoruz. Ruhları Şad olsun
SilSovyetler birliği yardım etmemiş olsa idi. Kurtuluş savaşını kazanabilir miydik?
YanıtlaSilEvet kazanabilirdik
SilAma
Çok uzun sürerdi
Çünkü Yunanlının o kadar büyük kara parçasını elinde tutması imkansız idi.
Asker sayısı yetmez idi.
Gerilla savaşı ile yıpratırdık
Fransa, İngiltere ve İtalya 1. Dünya savaşından çıkmışlar
Savaşta yüz binlerce ölü ve yaralı vermişler
Halkları psikolojik olarak savaştan bıkmış
Gelip de Anadolu da savaşacak asker bulamazlardı
Tabii Anadolu halkı da savaştan bıktı ama
Evini, barkını ve en önemlisi VATANINI savunacağı için
Bu bıkkınlık yok olur
Onun için İngilizler Yunanistan ı kullandı
Onların başarması imkansız idi asker sayısı yüzünden
Atatürk ve Kurmay heyeti bunu çok iyi biliyor idi
Emeğine sağlık Tarık Abi
YanıtlaSilSağol Güzel Kardeşim. 🙏 🌱🌴🥦 🍃🌿🌳🍀🎋
SilTarık Hocam, Bu yazıyı ara sıra gönderinde insanlarımız okusun, Bu Cumhuriyet kolay kurulmadığını görsünler
YanıtlaSilSigaranın zararlı olduğunu bilmediklerinden dolayı mı?
SilSigara içiyorlar
Sigara içenler bizlerden daha iyi biliyorlar
Onun için menfaati onu gerektiriyor
Onlar da biliyor Cumhuriyetin ne kadar zorluklar ile kurulduğunu
Şuanki konumları gereği
Bunları kulak arkası yapıyorlar
Çünkü Menfaati
Kuvayi Milliye Destanın, İlk Okullarımızda tüm öğrencilere okutulmalı
YanıtlaSilEvet Okutulmalı
SilAma buna karar verecek olan
Karar vericiler isterler mi?
Okullar açılıyor, Ahlaklı gençlik yetiştirmek için bir sürü önlemler aldılar, şimdi de gençlik bilimden uzaklaştı
YanıtlaSilKurtuluş Savaşı'na dair en etkileyici
YanıtlaSilEn güzel şiirin "Hain" bir "Komünist" tarafından yazılması
"Komünistler Vatansızdır" diyenlere selam olsun
(İstanbul Burhan Cengiz)
Bana göre;
YanıtlaSilNazım Hikmet'in en güzel eseridir
(İstanbul Füsun Önal)
....İnönü meydanı, yavrum,
YanıtlaSilrüzgâr,
soğuklar insanı arı gibi haşlıyor.
zemheriler bitti diyelim,
hamsin ya başladı, ya başlıyor.
muharebe beş gün beş gece sürdü.
kan gövdeyi götürdü.
ve nihayetinde
düşmanlar karın üstünde
top arabaları, sandıklar dolusu konyak,
altı kamyon bıraktılar.
sonra, kaçarlarken, yavrum,
köyleri, köprüleri yaktılar...
(İstanbul Aziz Yumru)
yüzbaşı sordu:
YanıtlaSil– saat kaç?
– beş.
– yarım saat sonra demek…
98956 tüfek ve şoför ahmet’in üç numrolu kamyonetinden
yedi buçukluk şnayderlere, on beşlik obüslere kadar,
bütün aletleriyle
Ve vatan uğrunda,
Yani, toprak ve hürriyet için ölebilmek kabiliyetleriyle
Birinci ve ikinci ordu’lar baskına hazırdılar.
(Ankara Zarif İnce)
30 ağustos zafer bayramını kutlarken
YanıtlaSilYolun ve mücadelenin zorluğunu
Bir kez daha hatırlamak adına sahip çıkmamız gereken destandır.
(İzmir Demir Arı)
Böylesine muazzam bir eseri
YanıtlaSilŞu mısralarla bitiren alçakgönüllü
Büyük bir şaire ait destan:
“… Biliyoruz ki layığınca olmadı bu kitap, Türk halkı bağışlasın bizi…”
(Bursa Nazım Keleş)
onlar ki uyup hainin iğvâsına
YanıtlaSilsancaklarını elden yere düşürürler
ve düşmanı meydanda koyup
kaçarlar evlerine
ve onlar ki bir nice murtada hançer üşürürler
ve yeşil bir ağaç gibi gülen
ve merasimsiz ağlayan
ve ana avrat küfreden ki onlardır,
destânımızda yalnız onların mâceraları vardır.
demir,
kömür
ve şeker
ve kırmızı bakır
ve mensucat
ve sevda ve zulüm ve hayat
ve bilcümle sanayi kollarının
ve gökyüzü
ve sahra
ve mavi okyanus
ve kederli nehir yollarının,
sürülmüş toprağın ve şehirlerin bahtı
bir şafak vakti değişmiş olur,
bir şafak vakti karanlığın kenarından
onlar ağır ellerini toprağa basıp
doğruldukları zaman.
(Sakarya Harun Düzgüner)
genç Erkal'dan tekrar tekrar dinlediğim bir destandan ötesidir.
YanıtlaSilNazım Hikmet gibi bir değere gerçek vatanseverler minnettardır.
(Antalya Müfit Soylu)
Bu vatanın kurtuluşunda emeği geçen başta
YanıtlaSilUlu önderimiz Atatürk'ümüz ve silah arkadaşlarını saygı ve minnetle anıyorum.
(Düzce Tülin Kayacan)
Nazım Hikmet Kuvayi Milliye Destanının 8. bap 'da (bölümde)
YanıtlaSilİhtiyat zabiti (günümüzde ki yedek subaylığa tekabül eder)
Nurettin Eşfak isimli karakterin ağızından şu dizeleri döktürür.
— Bizim İstiklal Marşı'nda aksıysan bir taraf var
Bilmem ki, nasıl anlatsam
Akif, inanmış¸ adam,
fakat onun, ben,
inandıklarının hepsine inanmıyorum.
Mesela, bakın:
Gelecektir sana vadettiği günler hakkın.
Hayır,
Gelecek günler için
Gökten ayet inmedi bize.
Onu biz
Kendimiz vadettik kendimize.
Bu dizeler geçmişimizin aynası
Geleceğimizin ışığı olmalıdır.
(Zonguldak Adnan Yurtsever)
Bir şiir dinletisinde okuduğum
YanıtlaSilNazım Hikmet'in harika eseri.
En çok İstanbullu şoför Ahmet'in hikayesini okumayı seviyorum.
(Yalova Tansel Ballı)
8. bap'daki şu kısım
YanıtlaSilNazım'a vatan haini diyenlere bir tokat gibi çarpacaktır suratlarına.
“Dörtnala gelip uzak Asya'dan
Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket, bizim.
Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benziyen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim.
Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu,
bu davet bizim....
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim...”
(Almanya Uğur Kıvrak)
Nazım Hikmet'in bence Türk edebiyatının en büyük şairinin ölümsüz eseri.
YanıtlaSilNe zaman ülkem hakkında umutsuzluğa düşsem sarıldığım bir destandır.
(Samsun Orhan Işık)
Bir şafak vakti karanlığın kenarından
YanıtlaSilonlar ağır ellerini toprağa basıp
doğruldukları zaman
En bilgin aynalara
en renkli şekilleri aksettiren onlardır.
Asırda onlar yendi, onlar yenildi.
Çok sözler edildi onlara dair ve onlar için :
Zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktur, denildi
Bu mısrası içimi umutla dolduruyor.
(Aksaray Hazan Tümen)
Kurtuluş savaşına dair birbirinden acı
YanıtlaSilKederli, övünçlü, gurur verici
Hayranlık uyandıran, düşündüren
Yaşanmış olayları anlatan
Bu şiir destanını 2000 li yıllarda efsane kadrosuyla üç kere izlemiştim.
(Ankara Gencay Küçük)
Her zaman aklımda olan 8.bap girişi bugün için çok önemlidir.
YanıtlaSilKocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır,
Ne ağaç, ne kuş sesi,
Ne toprak kokusu vardır.
Gündüz güneşin,
Gece yıldızların altında kayalardır.
(Polatlı Mustafa Akşam)
Elleri kanayarak
YanıtlaSilçekiyor İsmail kürekleri.
İsmail rahattır.
Kavgadan
ve emanetinden başka her şeyin haricinde,
ismail unsurunun içinde.
emanet :
bir ağır makinalı tüfektir.
ve İsmail'in gözü tutmazsa liman reislerini
ta Ankara'ya kadar gidip
onu kendi eliyle teslim edecektir.
(Rize Salman Türkkuşu)
Her satırıyla Türkçe bildiğim için kendimi şanslı hissetmeme sebep olan kitap.
YanıtlaSilBu kitabın ne çevirisi yapılabilir
Ne de başka bir dilde bir benzeri yazılabilir.
Bu kadar gerçek
Bu kadar yalın ve daha önemlisi bu kadar doğru anlatabilmek
Bir olayı ancak Nazım'ın dehasıyla mümkün.
(Tekirdağ Ufuk Solmaz)
3 numaralı kamyonuyla İstanbullu şoför Ahmet'in hikayesini
YanıtlaSilBin yazar bin kez yazsa
Böyle güzel anlatamazlardı.
Her okuyuşumda gözlerim dolar,
İstanbul içinde İstanbul'u özlerim.
(İstanbul Sefa Sola)
Nazım'ın ne kadar büyük bir şair olduğunu gösterir...
YanıtlaSilOkurken boğazı dolmayacak olanı düşünemiyorum...
Herkesin okuması gerek bence..
(Belçika Eda Kermes)
Açık ara
YanıtlaSilNazım’ın en güzel şiiri
Açık ara
Kurtuluş savaşını en iyi anlatan edebi metin
(Ankara Yasemin Tan)
Milli mücadele dönemini ve kahramanlarını en iyi ifade eden eserlerden birisidir.
YanıtlaSilİnsanı en yalın haliyle anlatır.
Korku, ihanet, sadakat, acı, öfke, cesaret...
Bir ulusun savaş zamanında yaşayabileceği bütün duyguları
İliklerimize kadar her satırda hissettirir.
(Tarsus Hikmet Sert)
Kahramanların cengaverliği değil
YanıtlaSilBir halkın halkça kenetlenip sömürüye direnişinin destanıdır.
(Silifke Yusuf Kocalar)
Türkiye'nin doğuşunun destanıdır.
YanıtlaSil(Osmaniye Ece Orgun)
Solcu bir şair tarafından yazılmış olan müthiş destan.
YanıtlaSilİlginç olan bu şiir günümüzde yazılsaydı
Yazan kişinin solculuğu eleştirilmekle kalmaz
Aşırı milliyetçilikle hatta abartılıp faşistlikle suçlanırdı.
(İzmir Aykut Ünay)
Emperyalizme karşı direnişin el kitabıdır.
YanıtlaSilBilhassa her zafer bayramı tekrar okunmalı, okutulmalıdır!
(Kilis Hüseyin Ertekin)
Türkçe'de yazılmış en müthiş eserlerden birisidir.
YanıtlaSil(Bolu Murat Acısu)
1800 ve 1900 yıllarında İngiliz imparatorluğuna karşı ilk ayaklanma değil ama karşı gelip de zafer kazanan bir ulus olarak dünya tarih yazdı.
YanıtlaSil(Ankara Kemal Burgan)
Tarık Hocam
YanıtlaSilGenelde yazılarınız çok uzun oluyor
Hemen okuyamazsam bile
Sonra tamamını okuyorum
Sizin paylaşımlarınızdan çok şeyler öğreniyorum
Çok Teşekkür Ederim
(Arjantin Esra Bal)
Tarık Bey
YanıtlaSilBıkmadan usanmadan yazılarınız
Hazırlayıp bizler ile paylaşıyorsunuz
Ne güzel bir fedakarlık. Teşekkür Ederim
(İngiltere Dilara Kaya)
Emperyalizme ve emperyalist güçlere karşı kazanılmış çok büyük ve kıymetli bir zaferdir.
YanıtlaSil(İsveç Yeliz Sarıoğlu)
Fevzi Çakmak, Sakarya meydan Muharebesi'nden 1 ay önce
YanıtlaSil«Düşman Anadolu içlerine kollarını uzatmakla mezarına yaklaşıyor.
Bu yeni sefer düşmanın ölüm yolculuğudur» derken
Bir yunan askeri Paşa'yı doğrularcasına
28 Ağustos'ta güncesine şöyle yazmış:
“Azrail Her Yerde...”
(Kütahya Hamza Demirel)
Eğer Türkiye'de ilkokullarda Kuvayı milliye destanı okutulsaydı
YanıtlaSilBelki kurtuluş Savaşı'nın
Bu topraklar için ne ifade ettiğini
Kimlerin zaferi olduğunu bir nebze daha iyi kavrayabilirdi bu millet...
(İzmir Batıkan Güney)
Nazım Hikmet'in müthiş eseri
YanıtlaSilÖyle bir destandır ki
Antep'ten alır sizi eşsiz kahramanlarıyla
Bütün Anadolu'yu anlatır
Tüm savaşların sonunda izmir'in kurtuluşunda bitirir.
(Niğde Emel İnan)
Tarihin görüp görebileceği
YanıtlaSilEn gerçek ve en yüce destandır.
Bazıları gibi göstermelik değildir.
(Mersin Derya Bahar)
Muhteşem bir eser, muhteşem bir eser.
YanıtlaSilNazım Hikmet, muhteşem bir şair.
Ne söylesem boş ama
Bu Türkiye cumhuriyetinin en büyük külliyatlarından biri sanırım.
(Kayseri Ufuk Yılmaz)
Kurtuluş Savaşı'na dair en etkileyici
YanıtlaSilEn güzel şiirin "hain" bir "komünist" tarafından yazılması
"Komünistler Vatansızdır" diyen bir daha düşünmelidir.
(Rusya Ramazan Türker)