Bir Milletin Doğuşu: Kuvayı Milliye Destanı ve 30 Ağustos



Sesli ve Resimli Anlatım 
Videosu


Nazım Hikmet’in 1939 yılında yazmaya başladığı
1941 yılında tamamladığı Kuvayı Milliye Destanı

Kurtuluş Savaşı’nı bölüm bölüm (baplar halinde) anlattığı eşsiz bir başyapıttır.



Mevzubahis Vatansa 
Gerisi Teferruattır. diyen 

Esareti Kabul Etmeyen
Bu Zaferi 
Bizlere Armağan Eden


Başta
Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere

Kuvayi Milliyeci Kahraman Gazilerimizi ve Şehitlerimizi
Hürmet, Minnet ve Şükranla Anıyorum.


Çağdaş uygarlık yolunda kararlı bir şekilde ilerlemek

Ülkemizi çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkarmak için
Birlik ve beraberlik içerisinde var gücüm ile çalışacağım.

Kuvayi Milliyeci Kahramanlarımıza
Layık Olmak İçin

Elimden Ne Geliyor ise Yapmaya  
ANT OLSUN

30 Ağustos Zafer Bayramınızı Kutlarım


Tarık Başçıl  _    30  Ağustos 2023

Not: 
Kırmızı yazılı kelime gördüğünüzde tıklar iseniz
Sizi "Vikipedi" e yönlendirir
Onun hakkında daha fazla bilgiye ulaşmış olursunuz


Zamanın emniyet genel müdürü Şükrü Sökmensüer
Nazım hikmeti bir vesile ile kendi evinde buluşturur 
Orada şu ilginç diyalog geçmiştir.

Nazım İspanya İç Savaşı için yazdığı şiiri okur Sökmensüer duygulanır 

Nazım der 
Bu şiirde ne komünizm ne kapitalizm var 
Bu şiirde anlatılan bir halkın isyanıdır 

Tıpkı bizim istiklal savaşımızda olduğu gibi 
Ama ne yazık ki 
Hiçbir Türk şairi bu destanı dile getirmedi 
Yazık değil mi Nazım 

Bizim halkımızın isyanı ve savaşı yanında 
İspanya iç savaşı çocuk oyuncağı kalır 
Anadolu destanını yazsana Nazım
Sen Anadolu destanını yaz

Emniyet genel müdürü gittikten sonra 
Şevket Süreyya Nazım'a şöyle takılır

Nazım şu Prodhon'un hikayesini bilirsin ya 
Kitabında (Ben her akşam yemeğimi polis müdürü ile yer fakat gene ihtilalimi yaparım) diye yazardı da 
Bunu seninle hep tartışırdık şimdi galiba sen de..

Şevket Süreyya'nın Nazım'ın komünistliğine dair yaptığı tespitte bence tam kararındadır...

İnanmış bir komünistti 
Fakat hareket adamı olmaktan ziyada 
Sanat ve heyecan adamı idi 

Hatta komünizme sınıf mücadelesinden değil 
Heyecan yolundan gelmişti....

Bu anekdotları Uğur Mumcu'nun 40'ların cadı kazanı eserinde bulabilirsiniz..


★★★★★★★


Kuvayi Milliye Destanı

BAŞLANGIÇ

ONLAR
Onlar ki;
Toprakta Karınca

Suda Balık
Havada Kuş kadar çokturlar

Korkak
Cesur

Cahil
Hakîm ve Çocukturlar

Ve kahreden yaratan ki onlardır

Destanımızda Yalnız 
Onların Maceraları Vardır.

★★★★★★★


Onlar ki uyup hainin iğvâsına (yoldan çıkarma, baştan çıkma)
Sancaklarını elden yere düşürürler

Ve düşmanı meydanda koyup kaçarlar evlerine
Ve onlar ki bir nice murtada hançer üşürürler

Ve yeşil bir ağaç gibi gülen
Ve merasimsiz ağlayan
Ve ana avrat küfreden ki onlardır

Destanımızda Yalnız 
Onların Maceraları Vardır.


★★★★★★★

Demir
Kömür ve şeker
Ve kırmızı bakır

Ve mensucat
Ve sevda ve zulüm ve hayat
Ve bilcümle sanayi kollarının

Ve gökyüzü
Ve sahra
Ve mavi okyanus

Ve kederli nehir yollarının sürülmüş toprağın

Ve şehirlerin bahtı
Bir şafak vakti değişmiş olur
Bir şafak vakti karanlığın kenarından

Onlar Ağır Ellerini 
Toprağa Basıp
Doğruldukları Zaman


★★★★★★★

En bilgin aynalara
En renkli şekilleri aksettiren onlardır.

Asırda Onlar Yendi
Onlar Yenildi

Çok sözler edildi onlara dair ve onlar için:

Zincirlerinden Başka
Kaybedecek Şeyleri Yoktur denildi

★★★★★★★
 


1. BAP: YIL 1918-1919 ve Karayılan Hikayesi

Ateşi ve ihaneti gördük
Ve yanan gözlerimizle durduk
Bu dünyanın üzerinde.

İstanbul 918 Teşrinlerinde
İzmir 919 Mayısında

Ve Manisa, Menemen, Aydın, Akhisar
Haziran ortalarına kadar

Yani tütün kırma mevsimi
Yani, arpalar biçilip
Buğdaya başlanırken yuvarlandılar...

Adana
Antep
Urfa
Maraş

Düşmüş
Dövüşüyordu...

Ateşi ve ihaneti gördük.
Ve kanlı bankerler pazarında 
                     

Memleketi Alaman'a satanlar
Yan gelip ölülerin üzerinde yatanlar

Düştüler can kaygusuna

Ve kurtarmak için başlarını halkın gazabından
Karanlığa karışarak basıp gittiler.

Yaralıydı, yorgundu, fakirdi millet
En azılı düvellerle dövüşüyordu fakat

Dövüşüyordu

Köle olmamak için iki kat

İki kat soyulmamak için.

Ateşi ve ihaneti gördük.
Murat nehri, Canik dağları ve 

Fırat, Yeşilırmak, Kızılırmak
Gültepe, Tilbeşar Ovası
Gördü uzun dişli İngiliz'i.

Ve Aksu'yla Köpsu,
Karagöl'le Söğüt Gölü

Ve gümüş basamaklı türbesinde yatan
Büyük, âşık ölü, şapkası horoz tüylü İtalyan'ı gördü.

Ve Çukurova
Kkıyasıya düzlük
Uçurumlar, yamaçlar, dağlar kıyasıya

Ve Seyhan ve Ceyhan
Ve kara gözlü Yürük kızı gördü mavi üniformalı Fransız'ı.

Ve devam ettik ateşi ve ihaneti görmekte.
Eşraf ve âyân ve mütehayyizânın çoğu ve ağalar :

Bağdasar Ağa'dan
Kellesi Büyük Mehmet Ağa'ya kadar, düşmanla birlik oldular.

Ve inekleri, koyunları, keçileri sürüp, götürüp, gelinlerin ırzına geçip, çocukları öldürüp

Ve istiklâli yakıp yıktıkça düşman, dağa çıktı mavzerini, nacağını, çiftesini kapan
Ve çığ gibi çoğaldı çeteler

Ve köylülerden paşalar görüldükara donlu köylülerden.

Ve biim tarafa geçenler oldu
Tunuslu ve Hindli kölelerden.

Ve Türkistanlı Hacı Ahmet, kısık gözleri, seyrek sakalı, hafif makinalı tüfeğiyle dağlarda bir başına dolaştı.

Ve sabahleyin ve öğle sıcağında ve akşamüstü

Ve ayışığında ve yıldız alacasında geceleyin, ne zaman sıkışsa bizimkiler, peyda oluverdi, yerden biter gibi o

Ve ateş etti

Ve düşmanı dağıttı
Ve kayboldu dağlarda yine.

Ateşi ve ihaneti gördük.
Dayandık

Dayandık her yanda
Dayandık İzmir'de, Aydın'da

Adana'da dayandık
Dayandık, Urfa'da, Maraş'ta, Antep'te.

Antepliler silâhşor olur, uçan turnayı gözünden
Kaçan tavşanı ard ayağından vururlar

Ve arap kısrağının üstünde
Taze yeşil selvi gibi ince uzun dururlar.

Antep sıcak
Antep çetin yerdir.

Antepliler silâhşor olur.
Antepliler yiğit kişilerdir.

Karayılan
Karayılan olmazdan önce

Antep köylüklerinde ırgattı.

Belki rahatsızdı, belki rahattı
Bunu düşünmeğe vakit bırakmıyordular

Yaşıyordu bir tarla sıçanı gibi
Ve korkaktı bir tarla sıçanı kadar.

Yiğitlik atla, silâhla, toprakla olur
Onun atı, silâhı, toprağı yoktu.

Boynu yine böyle çöp gibi ince

Ve böyle kocaman kafalıydı

Karayılan
Karayılan Olmazdan Önce

Düşman Antep'e girince
Antepliler onu korkusunu saklayan
Bir fıstık ağacından alıp indirdiler.

Altına bir at çekip
Eline bir mavzer verdiler.

Antep çetin yerdir.
Kırmızı kayalarda yeşil kertenkeleler.
Sıcak bulutlar dolaşır havada ileri geri...

Düşman tutmuştu tepeleri
Düşmanın topu vardı.

Antepliler düz ovada sıkışmışlardı
Düşman şarapnel döküyordu

Toprağı kökünden söküyordu
Düşman tutmuştu tepeleri

Akan
Antep'in Kanıydı

Düz ovada bir gül fidanıydı
Karayılan'ın
Karayılan olmazdan önceki siperi

Bu fidan öyle küçük
Korkusu ve kafası öyle büyüktü ki onun
Namlıya tek fişek sürmeden yatıyordu yüzükoyun

Antep sıcak
Antep çetin yerdir.
Antepliler silâhşor olur.
Antepliler yiğit kişilerdir.

Fakat düşmanın topu vardı.
Ve ne çare, kader

Düz ovayı Antepliler
Düşmana bırakacaklardı.

"Karayılan" olmazdan önce
Umurunda değildi Karayılan'ın
Kıyamete dek düşmana verseler Antep'i.

Çünkü onu düşünmeğe alıştırmadılar.
Yaşadı toprakta bir tarla sıçanı gibi
Korkaktı da bir tarla sıçanı kadar.

Siperi bir gül fidanıydı onun
Gül fidanı dibinde yatıyordu ki yüzükoyun
Ak bir taşın ardından

Kara bir yılan çıkardı kafasını.

Derisi ışıl ışıl
Gözleri ateşten al
Dili çataldı.

Birden bir kurşun gelip
Kafasını aldı.
Hayvan devrildi kaldı.

Karayılan
Karayılan olmazdan önce

Kara yılanın encâmını görünce
Haykırdı avaz avaz

Ömrünün ilk düşüncesini .

İbret Al
Deli Gönlüm
 
      Demir Sandıkta Saklansan
Bulur Seni
 
      Ak Taş Ardında
Kara Yılanı Bulan Ölüm

Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp
Bir tarla sıçanı kadar korkak olan

Fırlayıp atlayınca ileri
Bir dehşet aldı Anteplileri

Seğirttiler peşince.
Düşmanı tepelerde yediler.

Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp
Bir tarla sıçanı kadar korkak olana :

KARAYILAN dediler.

Karayılan der ki;

Harbe oturak
  Kilis yollarından kelle getirek
  
Nerde Düşman Varsa
Orda Bitirek
  
Vurun Ha Yiğitler
Namus Günüdür.



Ve biz de bunu böylece duyduk
Ve çetesinin başında yıllarca nâmı yürüyen

Karayılan'ı
Ve Anteplileri
Ve Antep'i


Aynen duyup işittiğimiz gibi

Destanımızın 
1. Bap' ına Koyduk
 
★★★★★★★
 


2. BAP : 

Yıl Yine 1919 ve İstanbul'un Hali ve
Erzurum ve Sivas kongreleri ve


Kambur Kerim'in Hikayesi:

Biz ki İstanbul şehriyiz
Seferberliği görmüşüz

Kafkas, Galiçya, Çanakkale, Filistin
Vagon ticareti, tifüs ve İspanyol nezlesi

Bir de İttihatçılar
Bir de uzun konçlu Alman çizmesi

914'ten 18'e kadar
Yedi bitirdi bizi.

Mücevher gibi uzak ve erişilmezdi şeker

Erimiş altın pahasında gazyağı
Ve namuslu, çalışkan, fakir İstanbullular
Sidiklerini yaktılar 5 numara lâmbalarında.

Yedikleri mısır koçanıydı ve arpa
Ve süpürge tohumu
Ve çöp gibi kaldı çocukların boynu.

Ve lâkin Tarabya'da, Pötişan'da ve Ada'da Kulüp'te
Aktı Ren şarapları su gibi
Ve şekerin sahibi
Kapladı Miloviç'in yorganına 1000 liralıkları.


Miloviç de beyaz at gibi bir karı.
Bir de sakalı Halife'nin,
Bir de Vilhelm'in bıyıkları.

Biz ki İstanbul şehriyiz
Güzelizdir
Dört yanımız mavi mavi dağdır, denizdir.
Öfkeli, büyük bir şair :

«Ey bin kocadan arta kalan bilmem neyi bakir»
Demiş bize

Ve bir başkası
Yekpare Acem mülkünü fedâ etti bir sengimize.


Biz ki İstanbul şehriyiz,
İşte, arzederiz halimizi
Türk halkının yüce katına.

Mevsim yazdır, 1919'dur.

Ve teşrinlerinde geçen yılın
Dört düvele teslim ettiler bizi
Gözü kanlı dört düvele
Anadan doğma çırılçıplak.

Ve kurumuştu
Ve kan içindeydi memelerimiz.
Biz ki İstanbul şehriyiz

Fransız, İngiliz, İtalyan, Amerikan
Bir de Yunan
Bir de zavallı Afrika zencileri
Yer bitirir bizi bir yandan
Bir yandan da kendi köpek döllerimiz

Vahdettin Sultan ve damadı Ferit
Ve İngiliz muhipleri ve Mandacılar.
Biz ki İstanbul şehriyiz
Yüce Türk halkı
Malumun olsun çektiğimiz acılar...


1919 Temmuzunun 23'üncü günü
Pek mütevazı bir mektep salonunda
İn'ikad etti Erzurum Kongresi.

Erzurum'un kışı zorludur balam
Tandırında tezek yakar Erzurum
Buz tutar yiğitlerinin bıyığı
Ve geceleyin karlı ovada

Kaskatı katılaşmış, donmuş görürsün karanlığı.
Erzurum'da kavaklar, balam
Erzurum'da kavaklar tane tane
Kavaklarda tane tane yapraklar.

Ve terden ve toz dumandan ve sinekten geçilmez
Erzurum'da yaz gelip de bastı mıydı sıcaklar.
Erzurum'un düzdür, topraktır damı.

Erzurum güzelleri giyer, balam

İncecik ak yünden ehramı.
Yürek boynun büker, balam
Erzurumlu türkülere.

Halim selimdir Erzurum'un adamı
Ve lâkin dönmesin gözü bir kere!...
Erzurum'da on dört gün sürdü Kongre
Orda, mazlum milletlerden bahsedildi
Bütün mazlum milletlerden
Ve emperyalizme karşı dövüşlerinden onların.

Orda, bir Şûrayı Millî'den bahsedildi,
İradei Milliyeye müstenit bir Şûrayı Millî'den.
Buna rağmen,
«Asi gelmiyelim» diyenler vardı,
«Makamı hilâfet ve saltanata.»
Hattâ casuslar vardı içerde.

Buna rağmen

«Bütün aksâmı vatan birküldür» denildi.

«Kabul olunmaz,» denildi

«Manda ve Himaye...»

Buna rağmen,
İstanbul'da birçok hanımlar, beyler, paşalar,
Türk halkından kesmişlerdi umudu.
Yağdırıldı telgraflar Erzurum'a :

«Amerikan mandası altına girelim,» diye.
 «İstiklâl, diyorlardı, şâyanı arzu ve tercihtir, amma
Bugün bu, diyorlardı, mümkün değil,
Birkaç vilâyet, diyorlardı, kalacak elde

Şu halde, diyorlardı, şu halde,
Memâliki Osmaniye'nin cümlesine şâmil
Amerikan mandaterliğini talep etmeği
Memleketimiz için en nâfi
Bir şekli hal kabul ediyoruz.»

Fakat bu şekli halli kabul etmedi Erzurumlu.
Erzurum'un kışı zorludur balam
buz tutar yiğitlerin bıyığı.
Erzurum'da kaskatı, dimdik ölür adam
Kabullenmez yılgınlığı...

İstanbul'da hanımlar, beyler, paşalar,
Tül perdeler, kravatlar, apoletler, şişeler
Çıtı pıtı dilleri ve pamuk gibi elleri
Ve biçare telgraf telleri
Devretmek için Amerika'ya Anadolu'yu
şöyle diyorlardı Erzurum'dakilere :

«Bizi bir başımıza bıraksalar
Tarafgirlik, cehalet
Ve çok konuşmaktan başka müspet
Bir hayat kuramayız.

İşte bu yüzden Amerika çok işimize geliyor.
Filipin gibi vahşi bir memleketi adam etti Amerika.

Ne olacak
Biz de on beş, yirmi sene zahmet çekeriz,
sonra Yeni Dünya'nın sayesinde
İstiklâli kafasında ve cebinde taşıyan
Bir Türkiye vücuda geliverir.

Amerika, içine girdiği memleket ve millet hayrına
nasıl bir idare kurduğunu
 Avrupa'ya göstermek ister.
  

Hem artık işi uzatmağa gelmez.

Çok tehlikeli anlar yaşıyoruz.

Sergüzeşt ve cidâl devri geçmiştir :
Türkiye'yi, geniş kafalı birkaç kişi belki kurtarabilir.»

★★★★★★★

 

4 Eylül 919'da toplandı Sıvas Kongresi,
Ve 8 Eylülde
Kongrede bu sefer
Yine ortaya çıktı Amerikan mandası.

Ak koyunla kara koyunun
Geçitte belli olduğu günlerdi o günler.

Ve İstanbul'dan gelen bazı zevat,
Sapsarı yılgınlıklarıyla beraber

Ve ihanetleriyle birlikte
Bir de Amerikan gazeteci getirmiştiler.

Ve Erzurumlulardan ve Sıvaslılardan ve Türk milletinden çok
İşbu Mister Bravn'a güveniyorlardı.

Bu zevata :
«İstiklâlimizi kaybetmek istemiyoruz efendiler!» denildi.

Fakat ayak diredi efendiler :
«Mandanın, istiklâli ihlâl etmiyeceği muhakkak iken,» dediler
«Herhalde bir müzâherete muhtacız diyorum ben,» dediler

«Hem zaten,» dediler
«Birbirine mani şeyler değildir
İstiklâl ile manda.

Ve esasen,»
dediler
«Müstakil kalamayız böyle bir zamanda.
Memleket harap
Toprak çorak
Borcumuz 500 milyon

Varidat ise 15 milyon ancak.

Ve Allah muhafaza buyursun
İzmir kalsa Yunanistan'da

Ve harbetsek
Düşmanımız vapurla asker getirir.

Biz Erzurum'dan hangi şimendiferle nakliyat yapabiliriz?
Mandayı kabul etmeliyiz, hemen,» dediler.

«Onlar dretnot yapıyor,
Biz yelkenli bir gemi yapamıyoruz.
Hem, İstanbul'daki Amerikan dostlarımız

Mandamız korkunç değildir. diyorlar
Cemiyeti Akvam nizamnamesine dahildir, diyorlar.»

Ve böylece, bin dereden su getirdi İstanbul'dan gelen zevat.
Sıvas, mandayı kabul etmedi fakat
«Hey gidi deli gönlüm,»  dedi
«Akıllı, umutlu, sabırlı deli gönlüm


Ya İSTİKLAL
Ya Ölüm! »  dedi.

★★★★★★★

Kambur Kerim de böyle dedi aynen.
Adapazarlıydı Kambur Kerim.

Seferberlikte ölen babası marangozdu.
Seferberlik denince aklına Kerim'in :

Çok beyaz bir yastıkta kara sakallı bir ölü yüzü
Fahri Bey çiftliğinde patates toplayıp

Kaz gütmek
Mektep kitapları

Ve bir de saçları altın gibi sarı
Fakat alnı çizgiler içinde anası gelir.

335'te Kerim Eskişehir'e gitti
Mektebe, teyzelerine ve dayısına.
Dayısı şimendiferde makinistti.

Düşman elindeydi Eskişehir.
Kerim on dört yaşınd
aydı,
Kamburu yoktu.


Dümdüzdü fidan gibi
ve dünyaya meraklı bir çocuktu.
Dayısı sürmeğe gittiği günler şimendiferi
Kerim'e ekmek vermediğinden teyzeleri
(çok uzun saçlı, ihtiyar iki kadın)
Hintli askerlerle dost oldu Kerim.

Bunlar
(şaşılacak şey)
Türkçe bilmeyen
ve siyah sakalları, siyah gözleri parlak,
avuçlarının üstü esmer, içi ak
ve tel örgülerin üzerinden
Kerim'e bisküviti kutularla atan amcalardı.

Kocaman bir ambarları vardı
Kerim içinde oynardı.
Ambarda nohut çuvalları, bakla, kuru üzüm
(şaşılacak şey katırların yemesi için)
ve sonra cephane sandıklarıyla silahlar.

Bir gün dedi ki makinist dayısı Kerim'e

«Ambardan silâh çalıp bana getir
gavura karşı koyan zeybeklere göndereceğim.»
Ve ambardan silâh çaldı Kerim :
bir
bir tane daha
beş
on.


Aldattı Hindistanlı dostlarını
zeybekleri daha çok sevdiğinden.

Zaten çok sürmedi, parlak kara sakallı amcalar gitti
Kerim geçirdi onları istasyona kadar.


Ertesi gün Lefke köprüsünü atıp
Zeybekler gelince Eskişehir'e
Dayısı Kerim'i elinden tutup
Verdi onlara.

Ve işte o günden sonra
Bugüne kadar
Kahraman bir türküdür ömrü Kerim'in.

Eskişehir'den alıp onu
«Kocaeli Grubu» paşasına götürdüler.
Çatık kaşlı, yüzü gülmez bir paşaydı bu.

Çabucak öğrendi Kerim ata binmeyi
Sığırtmaç olmayı
Zaten bilgisi vardı bunda
Kayalardan genç bir keçi gibi inmeyi
Gizlenmeyi ormanda.

Ve bütün bu marifetleriyle Kerim
Kaç kere ölüme bir kurşun atımı yaklaşarak
Ve «Geçmiş olsun» dedikleri zaman şaşarak
Düşman içinden geçip getirdi haber
Götürdü haber.

Onu namlı bir «kaptan» gibi saydı çeteler,
Bir oyun arkadaşı gibi sevdi çeteleri o.
Ve bir fidan gibi düz

Bir fidan gibi cesur
Bir fidan gibi vaadeden bir çocuğun
Sevinçle oynadığı bu müthiş oyun
Sürdü 1337'ye kadar...

Kocaeli ormanı gürgen ve meşeliktir :
Yüksek kalın.

Gökyüzü gözükmez.
Durgun bir geceydi.
Hafif yağmur yağmıştı biraz önce.

Fakat ıslanmamış ki yerde yapraklar
karanlıkta hışırtılarla yürüyordu beygiri Kerim'in.

Solda ilerde  tepenin eteğinde ateş yanıyordu :

«Tekneciler» diye anılan
Gavur çetelerinin olmalı.

Dallardan damlalar düşüyordu Kerim'in yüzüne.
Beygirin başı gittikçe daha çok karanlığa giriyor.
İpsiz Recep'in yanından dönüyordu Kerim.

Kaatlar götürmüş
Kaatlar getiriyor.

Birdenbire durdu beygir
Heykel gibi
Tekneciler'in ateşini görmüş olacak
Sonra birdenbire dörtnala kalktı.


Şaşırdı Kerim.
Dizginleri bıraktı.
Sarıldı beygirin boynuna.
Deli gibi gidiyordu hayvan.

Çocuğa art arda çarpıyordu ağaçlar.

Meşeleri ve gürgenleriyle orman
karanlık  bir rüzgâr gibi geçiyor iki yandan.
Kim bilir kaç saat böyle gidildi.
Orman bitti birdenbire.

Ay doğmuş olacak ki ortalık aydınlıktı
Ve Kerim aynı hızla geldiği zaman

Armaşa'nın altında Başdeğirmenler'e
Beygir ansızın kapaklandı yere
Bekerlendi Kerim.

Doğruldu.
Ve aklına ilk gelen şey
Saatına bakmak oldu.

Kırılmıştı camı.
Bindi beygire tekrar.

Hayvan topallıyordu biraz.
Uslu uslu yola koyuldular.

Sol kulağı kanıyordu Kerim'in,
Kirezce'ye geldiler

 (Sapanca'yla Arifiye arası)

Kerim durdu
Biraz zor nefes alıyordu.

Geyve'ye girdi ertesi akşam.
Beli o kadar ağrıyordu ki
İnemedi beygirden indirdiler.

Kerim'i bir yaylıya bindirdiler.
Adapazarı.

Sonra belki on gün, belki on beş
Kağnılar, mekkâre arabaları
Sonra, gitgide daralan nefesi

Yahşıhan
Konya
Sile nahiyesi
(Burda malûl gaziler için takma kol ve bacak yapılıyordu)

Ve nihayet Hatçehan köyünden çıkıkçı Şerif Usta.

Hala rüyalarında görür Kerim
İncecik bir yoldan eşekle gelip
Üzerine doğru eğilen
Bu çiçekbozuğu insan yüzünü.

Usta, ovdu Kerim'i bayıltıncaya kadar.
Sonra, zifte koydu bu kırılmış dal gibi çocuk gövdesini.
Yirmi gün geçti aradan.

Ve sonra bir ikindi vakti ziftin içinden
 Kerim'i kambur çıkardılar.

★★★★★★★


3. BAP

YIL 1920 ve

ARHAVELİ İSMAİL'İN HİKAYESİ

Ateşi ve ihaneti gördük.

Düşman ordusu yine başladı yürümeğe.
Akhisar, Karacabey

Bursa ve Bursa'nın doğusunda Aksu,
Çarpışarak çekildik...

920'nin
29 Ağustos'u :
Uşak düştü.

Yaralı
Ve dehşetli kızgın

Fakat toprağımızdan emin
Dumlupınar sırtlarındayız.
Nazilli düştü.

Ateşi ve ihaneti gördük.
Dayandık
Dayanmaktayız.

1920 Şubat, Nisan, Mayıs
Bolu, Düzce, Geyve, Adapazarı :
İçimizde Hilâfet Ordusu
Anzavur isyanları.

Ve aynı sıradan
3 Ekim Konya.

Sabah.
500 asker kaçağı ve yeşil bayrağıyla Delibaş
Girdi şehre
.

Alaeddin tepesinde üç gün üç gece hüküm sürdüler.

Ve Manavgat istikametlerinde kaçıp ölümlerine giderken

Terkilerinde kesilmiş kafalar götürdüler.

Ve 29 Aralık Kütahya :

4 top ve 1800 atlı bir ihanet
Yani Çerkez Ethem

Bir gece vakti
Kilim ve halı yüklü katırları

Koyun ve sığır sürülerini önüne katıp düşmana geçti.

Yürekleri karanlık
Kemerleri ve kamçıları gümüşlüydü,
Atları ve kendileri semizdiler...

Ateşi ve ihaneti gördük.
Ruhumuz fırtınalı, etimiz mütehammil.

Sevgisiz ve ihtirassız çıplak devler değil
inanılmaz zaafları, korkunç kuvvetleriyle

Silahları ve beygirleriyle insanlardı dayanan.
Beygirler çirkindiler, bakımsızdılar

Hasta bir fundalıktan yüksek değillerdi.

Fakat bozkırda kişneyip köpürmeden
sabırlı ve doludizgin koşmasını biliyorlardı.

İnsanlar uzun asker kaputluydu
Yalnayaktı insanlar.

İnsanların başında kalpak
Yüreklerinde keder

Yüreklerinde müthiş bir ümit vardı.

İnsanlar devrilmişti, kedersiz ve ümitsizdiler.

İnsanlar, etlerinde kurşun yaralarıyla
Köy odalarında unutulmuştular.

Ve orda sargı, deri Ve asker postalları halinde

Yan yana, sırtüstü yatıyorlardı.
Koparılmış gibiydi 

Parmakları saplandığı yerden eğrilip bükülmüştü
Ve avuçlarında toprak ve kan vardı.

Ve asker kaçakları
Karanlıkta köylerin içinden geçiyorlardı.

Acıkmıştılar
Merhametsizdiler
Bedbahttılar.

Şosenin ıssız beyazlığına inip
Nal sesleri ve yıldızlarla gelen atlıyı çeviriyor

Ve Bolu dağında ekmek bulamadıkları için
Deviriyorlardı uçurumlara :

Şayak, cıgara kâadı, tuz ve sabun yüklü yaylıları.

Ve çok uzak
Çok uzaklardaki İstanbul limanında

Gecenin bu geç vakitlerinde

Kaçak silah ve asker ceketi yükleyen laz takaları :

Hürriyet ve ümit

Su ve rüzgardılar.

Onlar, suda ve rüzgârda ilk deniz yolculuğundan beri vardılar.

Tekneleri kestane ağacındandı
Üç tondan on tona kadardılar

Ve lakin yelkenlerinin altında
Fındık ve tütün getirip
Şeker ve zeytinyağı götürürlerdi.

Şimdi, büyük sırlarını götürüyorlardı.

Şimdi, denizde bir insan sesinin
Ve demirli şileplerin kederlerini

ve Kabataş açıklarında sallanan
Saman kayıklarının fenerlerini
Peşlerinde bırakıp

Ve karanlık suda Amerikan taretlerinin önünden akıp

Küçük, kurnaz ve mağrur gidiyorlardı Karadeniz'e.

Dümende ve başaltlarında insanları vardı ki

Bunlar uzun eğri burunlu

Ve konuşmayı şehvetle seven insanlardı ki
Sırtı lacivert hamsilerin ve mısır ekmeğinin
Zaferi için

Hiç kimseden hiçbir şey beklemeksizin
Bir şarkı söyler gibi ölebilirdiler...

Karanlıkta kurşunîi derisi kırmızıya boyanan

Baltabaş gemi
İngiliz torpitosudur.

Ve dalgaların üstünde sallanarak
Alev alev yanan :

Şaban Reisin beş tonluk takası.

Kerempe Fenerinin yirmi mil açığında
Gecenin karanlığında

Dalgalar minare boyundaydılar
Ve başları bembeyaz parçalanıp dağılıyordu.

Rüzgar :
Yıldız - poyraz.

Esirlerini bordasına alıp
Kayboldu İngiliz torpitosu.

Şaban Reisin teknesi
Ateşten diregiyle gömüldü suya.

Arheveli İsmail
Bu ölen teknedendi.

Ve şimdi

Kerempe Fenerinin açığında
Batan teknenin kayığında

Emanetiyle tek başınadır
Fakat yalnız değil :

Rüzgarın
Bulutların

Ve dalgaların kalabalığı,
İsmail'in etrafında hep bir ağızdan konuşuyordu.

Arheveli İsmail

Kendi kendine sordu :

«Emanetimizle varabilecek miyiz?»
Kendine cevap verdi :

«Varmamış olmaz.»

Gece, Tophane rıhtımında
Kamacı ustası Bekir Usta ona :

«Evlâdım İsmail,» dedi,
«Hiç kimseye değil,» dedi,
«Bu, sana emanettir.»

Ve Kerempe Fenerinde
Düşman projektörü dolaşınca takanın yelkenlerinde
İsmail, reisinden izin isteyip

«Şaban Reis,» deyip
«Emaneti yerine götürmeliyiz,» deyip
Atladı takanın patalyasına açıldı.

«Allah büyük
Ama kayık küçük» demiş Yahudi.

İsmail bodoslamadan bir sağnak yedi

Bir sağnak daha
Peşinden üç-kardeşler.

Ve denizi bıçak atmak kadar iyi bilmeseydi eğer
Alabora olacaktı.

Rüzgâr tam kerte yıldıza dönüyor.
Ta karşıda bir kırmızı damla ışık görünüyor :

Sıvastopol'a giden bir geminin
Sancak feneri.

Elleri kanayarak
Çekiyor İsmail kürekleri.

İsmail rahattır.
Kavgadan

Ve emanetinden başka her şeyin haricinde,
İsmail unsurunun içinde.

Emanet :

Bir ağır makinalı tüfektir.
Ve İsmail'in gözü tutmazsa liman reislerini

Ta Ankara'ya kadar gidip
Onu kendi eliyle teslim edecektir.

Rüzgâr bocalıyor.
Belki karayel gösterecek.

En azdan on beş mil uzaktır en yakın sahil.
Fakat İsmail
Ellerine güvenir.

O eller ekmeği, küreklerin sapını, dümenin yekesini

Ve Kemeraltı'nda Fotika'nın memesini
Aynı emniyetle tutarlar.

Rüzgar karayel göstermedi.
Yüz kerte birden atlayıp rüzgar

Bir anda bütün ipleri bıçakla kesilmiş gibi düştü.

İsmail beklemiyordu bunu.
Dalgalar bir müddet daha
Yuvarlandılar teknenin altında

Sonra deniz dümdüz
Ve simsiyah durdu.

İsmail şaşırıp bıraktı kürekleri.

Ne korkunçtur düşmek kavganın haricine.
Bir ürperme geldi İsmail'in içine.

Ve bir balık gibi ürkerek
Bir sandal
Bir çift kürek

Ve durgun
Ölü bir deniz şeklinde gördü yalnızlığı.

Ve birdenbire

Öyle kahrolup duydu ki insansızlığı

Yıldı elleri
Yüklendi küreklere kırıldı kürekler.

Sular tekneyi açığa sürüklüyor.
Artık hiçbir şey mümkün değil.

Kaldı ölü bir denizin ortasında
Kanayan elleri ve emanetiyle İsmail.

İlkönce küfretti.

Sonra, «elham» okumak geldi içinden.
Sonra, güldü
Eğilip okşadı mübarek emaneti.

Sonra...

Sonra, malûm olmadı insanlara
Arhaveli İsmail'in âkıbeti...

★★★★★★★

 

4. BAP
Nurettin Eşfar'ın Bir Mektubu ve Bir Şiiri

Kardeşim
Sana bu mektubu Ankara'da Kuyulu kahvede yazıyorum.

Hep aynı Anadolu havalarını çalıyor gramofon

Kocaman bir boru çiçeğine benzeyen ağzıyla

Dışarda yağmur...
Mektepten istifa ettim.

Cepheye gidiyorum ihtiyat zabitliğiyle.

Çocuklarımıza Türkçe okutmak
Öğretmek, sevdirmek onlara


Dünyanın en diri
En taze dillerinden birini

Kendi dillerini
Güzel şey
Büyük şey


Fakat bu dilin insanları için
Çakmak çalmak cephede

Daha büyük
Daha güzel.


Biliyorum:
İş bölümünden bahsedeceksin.

Fakat
Ankara'da çocuklara ders vermek


Bozkırda ateş hattına girmek
Haksız ve hazin bir iş bölümü.

Öyle günlerde yaşıyoruz ki


Ben bir iş yapabildim diyebilmek için:

Hep alnının ortasında duyacaksın ölümü.


Bak, tam sana bunları yazarken
Asker geçiyor sokaktan;

Yağmurda harap postallarının meşinini ıslatarak


Meclis'in önüne doğru iniyorlar
İstasyona gidecekler.

Ve türkü söylerken
Her nedense her zaman yaptığı gibi


Sesini incelterek marş okuyor
Genç Türk köylüsü:

Ankara'nın Taşına Bak
Gözlerimin Yaşına Bak...


Yüzleri mühim, dalgın ve yorgun.

Tıraşları uzamış biraz.
Elleri büyük ve esmer.


Ela gözlüler, kara gözlüler, mavi gözlüler.

Yine birdenbire Yunus Emre geldi aklıma.



1922 Ağustos Ayı ve Kadınlarımız

6 Ağustos Emri ve Bir Aletle Bir İnsanın Hikayesi



Ayın altında kağnılar gidiyordu.



Kağnılar gidiyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru.



Toprak öyle bitip tükenmez

Dağlar öyle uzakta


Sanki gidenler hiçbir zaman

Hiçbir menzile erişmeyecekti.



Kağnılar yürüyordu

Yekpare meşeden tekerlekleriyle.



Ve onlar

Ayın altında dönen ilk tekerlekti.



Ayın altında öküzler

Başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi



Ufacık, kısacıktılar

Ve pırıltılar vardı



Hasta, kırık boynuzlarında

Ve ayakları altından akan



Toprak

Toprak

Ve topraktı.



Gece aydınlık ve sıcak

Ve kağnılarda tahta yataklarında

Koyu mavi humbaralar çırılçıplaktı.



Ve kadınlar

Birbirlerinden gizleyerek

Bakıyorlardı ayın altında



Geçmiş kafilelerden kalan

Öküz ve tekerlek ölülerine.



Ve kadınlar

Bizim kadınlarımız:



Korkunç ve mübarek elleri

İnce, küçük çeneleri



Kocaman gözleriyle

Anamız, avradımız, yarimiz



Ve sanki hiç yaşamamış gibi

Ölen ve soframızdaki yeri



Öküzümüzden sonra gelen

Ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız



Ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki



Ve karasabana koşulan



Ve ağıllarda

Işıltısında yere saplı bıçakların



Oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan kadınlar

Bizim kadınlarımız



Şimdi ayın altında

Kağnıların ve hartuçların peşinde



Harman yerine kehribar başaklı sap çeker gibi



Aynı yürek ferahlığı

Aynı yorgun alışkanlık içindeydiler.



Ve on beşlik şarapnelin çeliğinde

İnce boyunlu çocuklar uyuyordu.



Ve ayın altında kağnılar yürüyordu

Akşehir üstünden Afyon'a doğru.



6 Ağustos emri verilmiştir.



Birinci ve İkinci ordular

Kıt’aları, kağnıları, süvari alaylarıyla



Yer değiştiriyordu

Yer değiştirecek.



98956 tüfek,

325 top

5 tayyar



2800 küsur mitralyöz

2500 küsur kılıç



Ve 186326 tane pırıl pırıl insan yüreği



Ve bunun iki misli kulak

Kol, ayak ve göz kımıldanıyordu gecenin içinde.



Gecenin içinde toprak.

Gecenin içinde rüzgar.



Hatıralara bağlı

Hatıraların dışında

İçinde:



İnsanlar, aletler ve hayvanlar

Demirleri, tahtaları ve etleriyle

Birbirine sokulup

Korkunç ve sessiz emniyetlerini

Birbirlerine sokulmakta bulup



Kocaman, yorgun ayakları

Topraklı elleriyle yürüyorlardı.



Ve onların arasında

Birinci Ordu İkinci Nakliye Taburundan



İstanbullu şoför Ahmet

Ve onun kamyoneti vardı.



Bir acayip mahluktu

Kamyonet:

Numrolu kamyonet:

İhtiyar, cesur, inatçı ve şirret.



Kırılıp dağlarda kalan sol arka makası yerine

Şasinin altına, dingilin üzerine



Budaklı bir gürgen kütüğü sarmış olmasına rağmen



Ve kalp ağrılarıyla

Ve on kilometrede bir karanlığa yaslanıp durduğu halde

Ve vantilatöründe dört kanattan ikisi noksan iken



Biliyordu:

Vekarlı kudretini resmen biliyordu:



6 Ağustos emrinde ondan ve arkadaşlarından

İhzar ve teşkil edilmiş bulunan ve cem'an



300 ton kabiliyetinde kabul olunan

100 kadar seri otomobil

Diye bahsediliyordu.



İhzar ve teşkil olunanlar

Bu meyanda Ahmet'in kamyoneti



İnsanların, aletlerin ve kağnıların yanından geçip

Afyon- Ahır dağları ve imtidadına doğru iniyorlardı.



Ahmet'in kafasında uzak bir şehir ve bir şarkı vardı.



Bu şarkı nihaventtir

Ve beyaz tenteli sandalları

Siyah mavnaları

Güneşli karpuz kabuklarıyla

Bir deniz kıyısındadır şehir.



Vantilatörde adedi devir

Düşüyor gibi.



Arkadaşlar ileri geçtiler.



Ay battı.

Manzara yıldızlardan ve dağlardan ibaret.



Sen Süleymaniyelisin oğlum Ahmet

Çınar dibinde iki Mars bir oyunla yenip Bücür'ü,

Kalk



Sıra servilerin önünden yürü

Çeşmeyi geç

Mektep bahçesi, medreseler

Orda,



Harbiye Nezareti'nin arka duvarında

Siyah çarşaflı bir kadın



Çömelip yere

Darı serper güvercinlere

Ve papelciler

Şemsiye üstünde papaz açarlar.



Motor mızıkçılık ediyor

Bizi dağ başlarında bırakacak meret.



Ne diyorduk oğlum Ahmet?



Dökmeciler sağda kalır derken

Uzun Çarşı’ya saparken



Köşede, sol kolda seyyar kitapçı:



Hikayesi Billur Köşk

Altı cilt

«Tarihi Cevdet»

Ve «Fenni Tabahat».



Tabahat, mutfaktan gelirmiş

Yani yemek pişirmek.



Hani, uskumru dolmasına da bayılırım pek.



Yaldızlı kuyruğundan tutup

Bir salkım üzüm gibi yersin.



İlerde bir süvari kolu gidiyor

Saptılar sola.



Uzun Çarşı’yı dikine inersin.

Sandalaydılar, tavla pulcuları, teşbihçiler.



Ve sen İstanbullu

Sen kendi ellerinin hünerine alışmış olduğundan

İstanbullulara: İstanbullulara:



Ne kadar ince

Ne çeşitli hünerleri var, dersin.



Rüstem Paşa Camii.

Urgancılar.



Urgancılarda yüz parça yelkenli gemiyi

Ve hesapsız katır kervanlarını donatacak kadar

Urgan, halat ve dökme tunçtan çıngıraklar satılır.



Zindan kapı, Babacafer.

Uzakta Balık Pazarı.

Kuruyemişçiler.



Yemiş iskelesindeyiz:

Sandalları, mavnaları

Güneşli karpuz kabuklarıyla

Yüzüne hasret kaldığım deniz.



Sol arka lastik hava mı kaçırıyor ne?

İnip baksam...



Yemiş iskelesinden dilenci vapuruna binip

Eyüp'te Niyet Kuyusu'na git tikti.



Elleri yumuk yumuk

Bacakları biraz çarpıktı ama

Yeşil zeytin tanesi gibi gözler.



Kaşları da hilal gibi çekikti.



Tam Kasımpaşa'ya yaklaştık, beyaz başörtüsü...



Lastik hava kaçırıyor.

Derdine deva bulmazsak eğer...

Dur bakalım Babacafer...



Üç numrolu kamyonet durdu.



Karanlık.

Kriko.

Pompa.

Eller.



Küfreden ve küfrettiğine kızan elleri

Lastikte ve ihtiyar tekerlekte dolaşırken



Ahmet hatırladı:

Bir gece nüzüllü babaannesini

Sedirden sedire taşırken kadıncağız...



İç lastik boydan boya patladı.

Yedek?

Yok.



Dağlarda avaz avaz

İmdat istemek?



Sen Süleymaniyelisin oğlum Ahmet,

Sana tek başına verilmiştir

Üç numrolu kamyonet.



Hem, hani bir koyun varmış

Kendi bacağından asılan bir koyun.



Süleymaniyeli şoför Ahmet soyun...

Soyundu.



Ceket, külot, pantol, don, gömlek ve kalpak

Ve kırmızı kuşak



Ahmet'i postallarının üstünde çırılçıplak

Bırakarak dış lastiğin içine girdiler

Şişirdiler.



Bu şarkı nihaventtir.

Deniz kıyısında bir şehir...

Beyaz başörtüsü...



Saatte elli yapıyoruz...

Dayan ömrümün törpüsü



Dayan da dağlar

Anadan doğma görsün şoför Ahmet'i,

Dayan Arslan...



Hiçbir zaman

Böyle merhametli bir ümitle sevmedi



Hiçbir insan

Hiçbir aleti...
Başka türlü anlıyorum ben Yunus’u:

Bence onda
Bütün bir devir dile gelmiş


Türk köylüsü:
Öte Dünyaya Dair Değil
Bu Dünyaya Dair Kaygılarıyla...

Bir şiir yazdım
Garip bir şiir


«Türk Köylüsü» diye.

Bir tuhaf mı oluyor böyle günlerde şiir yazmak?


Her ne hal ise
Hoşça kal
Gözlerinden öperim.

Kardeşin Nurettin Eşfak

Türk Köylüsü

Topraktan öğrenip kitapsız bilendir.

Hoca Nasreddin gibi ağlayan
Bayburtlu Zihni gibi gülendir.


Ferhad'dır
Kerem'dir
Ve Keloğlan'dır.


Yol görünür onun garip serine
Analar, babalar umudu keser
Kahbe felek ona eder oyunu.


Çarşamba’yı sel alır
Bir yar sever
El alır

Kanadı kırılır
Çöllerde kalır
Ölmeden mezara koyarlar onu.


O
Yunusu biçaredir
Baştan ayağa yaredir.

Ağu içer su yerine.

Fakat bir kere bir dert anlayan
Düşmeye görsün önlerine

Ve bir kere vakterişip
Gayrık yeter!...


Demesinler.

Bunu bir dediler mi
İsrafil surunu urur


Mahlukat yerinden durur
Toprağın nabzı başlar
Onun nabızlarında atmağa.

Ne kendi nefsini korur
Ne düşmanı kayırır


Dağları yırtıp ayırır
Kayaları kesip yol eyler
Abıhayat akıtmağa

★★★★★★★


5. BAP
1920'nin 16 Mart’ı ve
Manastırlı Hamdi Efendi ve Reşadiyeli Veli Oğlu Memet'in Hikayesi

Bu hamiyetli ve cesur
Manastırlı Hamdi Efendi olmasaydı

İstanbul felaketinden kim bilir
Haber almak için
Ne kadar intizarlar içinde kalacaktık.

İstanbul'da bulunan
Nazır, mebus, kumandan, teşkilatımız
Mensupları içinden bir zat çıkıp


Vaktiyle bize haber vermeği düşünmemiş olduğu anlaşılıyor.

Demek ki cümlesini heyecan ve helecan kaplamıştı.


Bir ucu Ankara'da bulunan telin
İstanbul'da bulunan ucuna yanaşamayacak kadar

Şaşkın bir hale gelmiş olduklarına bilmem ki hükmetmek caiz olur mu?
(Nutuk, s. 295, Devlet Basımevi, İstanbul 1938)


920'nin 16 Mart’ı.

Öğleden evvel saat onda
Makina başında şöyle bir telgraf aldı Ankara’daki:


Der-aliye 16/3/1920.
İngilizler bastı bu sabah

Şehzadebaşı'ndaki Muzika karakolunu.
Müsademe edildi.


İşgal altına alıyorlar İstanbul'u şimdi.
Berayi malûmat arz olunur.
Manastırlı Hamdi.

920'nin 16 Mart’ı.


Harbiye Nezareti telgrafhanesi buldu Ankara’yı:
Etrafta dolaşıyor İngiliz askerleri.

Şimdi işte
İngiliz askerleri giriyorlar nezarete.

İşte giriyorlar içeri.
Nizamiye kapısına.


Teli kes.
İngilizler buradadır.

920'nin 16 Mart’ı.

Manastırlı Hamdi Efendi
Buldu Ankara'dakini tekrar


Paşa hazretleri
Harbiye telgrafhanesini de işgal etti
İngiliz bahriye askeri

Tophane'yi de işgal ediyorlar bir taraftan
Bir taraftan da zırhlılardan asker ihraç olunuyor.


Vaziyet vehamet kesbe diyor efendim.

Paşa hazretleri
Emri devletlerine muntazırım.


16 Mart 1920 Hamdi

920'nin 16 Mart’ı.
Durumu bir daha tekrar etti Hamdi Efendi:

Sabah bizim asker uykuda iken
İngiliz bahriye efradı karakolu işgal etmekte iken


Askerlerimiz uykudan şaşkın kalkınca müsademe başlıyor.

Neticede bizden altı şehit
On beş mecruh olup


İngilizler zırhlıları rıhtıma yanaştırıp
Beyoğlu ve Tophane'yi işgal edip.

İşte Beyoğlu telgrafhanesi de yok.
İşte Beyoğlu telgraf memurları geldiler.


Kovmuşlar.

Burası da işgal olunacaktır bir saate kadar.
Şimdi haber aldım efendim.


920'nin 16 Mart’ı

Uykuda kesti kâfir üçümüzü

Kurşuna dizdi kafir ikimizi.

İngiliz'in hepsi değil domuzu
Sabaha karşı aldı canımızı.


920'nin 16 Mart’ı

Basıldı Vezneciler ‘de karargah.


Uyan be tosunum uyan.
Üçümüzü uykuda kesti kafir


Üçümüz:
Abdullah çavuş
Şarkışla'dan Osman
Bir de Zileli Abdülkadir.

920'nin 16 Mart’ı

Bozdoğan Kemeri'nde
Kurşuna dizdi kafir ikimizi.


Ahmet oğlu Nasuh arkadaşımın adı
Reşadiyeli Veli oğlu Memet benimkisi.

920'nin 16 Mart’ı

Uykuda kesti kâfir üçümüzü.

Soktu Osman'ın karnına kasaturayı
Bastı göğsüne kafirin dizi.

Dört çocuk babasıydı Abdullah çavuş.

Doymadı dünyasına Abdülkadir.

Üçümüzü uykuda kesti kafir
Kurşuna dizdi ikimizi.


920'nin 16 Mart sabahı

Karakolun karşısında

Bırakmadım elimden silahı
Yere serdim iki İngiliz'i.

Senin ırzını kurtardım İstanbul'um
Sana can feda çakır gözlü gülüm.


Üçümüzü uykuda kesti kafir
Kurşuna dizdi ikimizi.

Şimdi üçümüz:
Abdullah ve Osman ve Abdülkadir
Taşları yan yana yatar Eyüp'te.


Arama, bulamazsın ikimizin kabrini
Belki maşrıkta, belki mağripte
Biz de bilemeyiz yerini.

Uykuda kestiler üçümüzü
Kurşuna dizdiler ikimizi


Ahmet oğlu Nasuh arkadaşımın adı
Reşadiyeli Veli oğlu Memet benimkisi.

Bir de altıncımız var
Kara kaytan bıyıklı bir şehit


Son mekanı şöyle dursun,
Adını da bilen yok...

★★★★★★★


6. BAP

MUHAREBELER ve DÜŞMAN ELİNDE KALANLAR ve
KARTALLI KAZIM'IN HİKAYESİ


İnönü meydanı, yavrum
Rüzgar, soğuklar insanı arı gibi haşlıyor.

Zemheriler bitti diyelim
Hamsin ya başladı ya başlıyor.


Muharebe beş gün beş gece sürdü.

Kan gövdeyi götürdü.


Ve nihayetinde
Düşmanlar karın üstünde
Top arabaları, sandıklar dolusu konyak
Altı kamyon bıraktılar.


Sonra, kaçarlarken, yavrum
Köyleri, köprüleri yaktılar...


Bu, Birinci İnönü
Sonra ikincisi:

23 Mart 1921 günü
Düşmanın Bursa ve Uşak grupları üstümüze yürüyor.

Onlarda, topçu ve piyade
Bizden üç kere fazla
Bizim atlımız çok.

Atların mekanizması
Hartucu, namlusu yoktur.


Ve kılıç çıplak, ucuz bir demirdir.

26 Mart Akşam.
Sağ cenah ilerimize yanaştılar.


27 Mart
Bütün cephelerde temas.

28, 29, 30:
Kavgaya devam.


Ve Mart’ın 31'inci gecesinde
(Ayışığı var mıydı bilmiyorum)

İnönü karanlığı sesler ve kıvılcımlarla doluydu.
Ve ertesi gün


1 Nisan:
Metristepe aydınlanıyor.

Saat altı otuz.
Bozöyük yanıyor.
Düşman muharebe meydanını silahlarımıza terk etmiştir.


Sonra, 8 Nisan’dan 11 kadar: kadar:
Dumlupınar.

Sonra, Haziran.
Bir yaz gecesi.


Dünyada yalnız pırıltılar
Ve böceklerin sesi.

Sakarya'yı üç yerinden sallarla geçiyoruz.


Basarak aldık
Adapazarı'nı.

Ve dolaşıp Sapanca Gölü'nün sazlıklarını
Yanaştık İzmit'in doğusunda çuha fabrikasına.


Düşman, kısmen gemilere binerek
Denizden ve kısmen
Karamürsel üzerinden

Bursa'ya çekilip
Boşalttı İzmit şehrini gece yarısı.


Sonra 23 Ağustos:
Sakarya melhamei kübrası ki
Devamı 13 Eylül gününe kadardır.

Bizim kırk bin piyademiz
Dört bin beş yüz atlımız

Düşmanın seksen sekiz bin piyadesi
Üç yüz topu vardır.

Harp meydanının kuzey yanı
Sakarya ve dağlardır:


Keskin ve dik yamaçlarıyla
Ve kireçli toprakları

Ve kayalarında tek başlarına birbirinden uzak

Haşin
Ve münzevi çam ağaçlarıyla
Abdülselam dağı, dağlar.

Ve Sakarya'dan bu havalide
Yalnız, çatal tırnaklı karacalar su içmektedir.


Ankara suyunun döküldüğü yerden
Eskişehir kuzeybatısına kadar

Sakarya mecrası uçurumlar içinden geçmektedir.


Güneyde
Ve güneydoğuda
Yapraksız ve hazin

Geniş ve uzun
Ve insana bıraktığı hiçbir şeye acımadan
Ölmek arzusu veren


Cihanbeyli ovası:

Bu çölün
Bu dağların
Bu nehrin ve bizim önümüzde


Yirmi iki gün ve gece fasılasız dövüşüp
Düşman ordusu ric'ata mecbur kaldı.

Buna rağmen:

Sene 1922
Ve 15 vilayet ve sancak
Ve 9 büyük şehir düşman elindedir.

İnanılmaz şeyler düşmandadır ki
Bunların arasında:

7 göl, 11 nehir
Ve köklerinde baltamızın yarası
Ve yangınlarıyla bizim olan

Yüz kere yüz bin dönüm orman
Bir tersane, iki silah fabrikası

Ve 19 körfez ve liman ki
Belki birçoğunun rıhtımı

Mendireği, kırmızı, yeşil fenerleri yoktur


Ve belki sularında ateş kayıklarının
Işıltısından başka ışık yanmadı

Fakat onlar
Tahta iskeleleri ve kederli balıkçılarıyla bizimdiler.


Sonra, 3 deniz, 6 kol tren hattı
Sonra, göz alabildiğine yol:

Sılaya gittiğimiz
Gurbette göründüğümüz


Ve neden
Ve niçin olduğunu sormadan

Çöle, Çanakkale'ye ölüme gittiğimiz yol


Ve sonra toprak
Ve o toprağın insanları:

Uşak tezgahlarının halı dokuyanları
Klaptan işlemeli eyerleriyle

Meşhur Manisalı saraçlar
Yol kıyılarında ve istasyonlarda açlar

Ve kurnaz
Ve cesur
Ve ağırbaşlı ve çapkın
Ve kütleleriyle delikanlı


İstanbul ve İzmir işçileri
Ve zahire ve kantariye tacirleriyle
Eşraf ve ayan

Kıl çadırlı yürükleri Aydın'ın
Ve sonra, ırgat
Ortakçı, maraba


Davarlı ve davarsız
Yarım meşin çizmeli

Ve ham çarıklı köylüler.


15 vilayet ve sancak
Ve 9 büyük şehir düşman elindedir.

Mehtaplı bir gece
Gümüş bir kutunun içindesin:


Ortalık öyle bir tuhaf aydınlık, öyle ıssız.

Ya çok seslidir
Ya hiç ses vermez mehtaplı gece zaten.


Yatıyor filintasının arkasında Kartallı Kazım.

Kız gibi Osmanlı filintası.
Parlıyor arpacık

Namlının ucunda:
Yüz yıllık yoldaymış gibi uzak
Ve bir damlacık.

Kazım emir aldı merkezden:
Gebze'deki İngiliz'in tercümanı vurulacak.


Köylerde teşkilat kurmuş tercüman Mansur:
Satıyor bizimkileri.

Kazım iyi hesaplamış herifin geçeceği yeri.


İşte sökün etti Mansur karşıdan:
Beygirin üzerinde.

Beygir yüksek
İngiliz kadanası.


Kendi halinde yürüyor hayvan
Ortasında demiryolunun
Sallana sallana, ağır ağır.

Tercüman herhalde bırakmış dizginleri
Başı sallanıyor
Belki de uyuyor üzerinde beygirin.


Yaklaştıkça büyüyor herif.
Zaten mehtapta heybetli görünür insan.

Arada kaldı kalmadı dört yüz adım
Namlıyı kaldırdı birazcık Kazım


Nişan aldı sallanan başına Mansur'un.
Soldaki yamaçtan bir taş parçası düştü.

Bir kuş uçtu sağdaki ağaçtan
Ağaç çınar
Kuş ürkmüş olacak.


Çevrildi Kazım'ın başı kuşun uçtuğu yana
Mehtapla yüz yüze geldiler.

Mehtap koskocaman, desdeğirmi, bembeyaz.


Ve Kazım'ın gözünü aldı adeta.

Zaten bu yüzden
Tekrar göz, gez, arpacık


Ve filintayı ateşlediği zaman
İlk kurşun Mansur'un başını delecek yerde
Galiba omuzuna girdi.

Herif «Hınk» dedi bir
Beygirin başını çevirdi
Dörtnal kaçıyor.


Yetiştirdi ikinci kurşunu Kazım.

Beygirin üstünde sola yıkıldı Mansur.


Üçüncü kurşun.
Tercüman düştü beygirden.

Fakat bir ayağı üzengiye takılı kalmış
Sürüklendi kaçan hayvanın peşinde


Biraz sonra kurtuldu ki
Ayağı yıkılıp kaldı olduğu yerde.

Yamaca sardı beygir.

Kalktı Kazım
Yürüdü Mansur'a doğru
Üzerinden kaatları alacak.

Arada dört telgraf direği yalnız
Ellişerden iki yüz metre eder.


Mansur doğruldu ansızın
Kaçıyor bayır aşağı.

Filintayı omuzladı Kazım.


Dördüncü kurşun.
Yıkıldı herif.
Koştu Kazım.

Doğruldu yine Mansur.
Yürüyor sarhoş gibi sallanarak
Kaçmıyor artık, yürüyor.


Kazım da bıraktı koşmayı.
Deniz kıyısına indiler.

Orda boş bir fabrika var
Bir de beyaz bir ev
Tahta iskelesi iner denizin içine kadar.


Mansur suya giriyor
Kaatlar ıslanacak.

Beşinci kurşunu yaktı Kazım.

Suya düşüp kaldı önde giden
Ve Kazım tazelerken şarjörü

Bir ışık yandı beyaz evde
Bir pencere açıldı.

Galiba bir kadın baktı dışarıya.

Boğazlanıyormuş gibi bağırdı Mansur.


Pencere kapandı
Işık söndü.

Tercüman attı kendini tahta iskeleye.


Art ayakları kırılmış bir hayvan gibi sürünüp tırmanıyor.

Hay anasını
Ay da denize düşmüş
Toplanıp dağılıyor, dağılıp toplanıyor.


Velhasıl
Lafı uzatmayalım

Mansur'un işini bıçakla bitirdi Kazım.


Kaatlar kan içindeydi.
Fakat kan kapatmıyor yazıyı...

Namussuzun biriydi Mansur, muhakkak.
Düşmana satılmıştı, orası öyle.


Kaç kişinin başını yedi, malûm.

Ama ne de olsa
Mehtapta herif beygirin üzerinde uyumuş geliyordu.

Demek istediğim
Böyle günlerde bile
Böyle bir adamı bile bu çeşit öldürüp

Ortalık durulduktan
Yıllarca sonra mehtaba baktığın vakit


Üzüntü çekmemek için

Ya insanlarda yürek dediğin taştan olacak
Yahut da dehşetli namuslu olacak yüreğin


Kazım'ınki taştan değildi
Çok şükür, fakat namuslu.

Ne malûm? dersen:
Dövüştü pir aşkına
Yaralandı birkaç kere


Ve saire.
Ve kavga bittiği zaman

Ne çiftlik sahibi oldu ne apartman.


Kavgadan önce Kartal'da bahçıvandı
Kavgadan sonra Kartal'da bahçıvan...

★★★★★★★


7. BAP

1922 Ağustos Ayı ve Kadınlarımız
6 Ağustos Emri ve Bir Aletle Bir İnsanın Hikayesi


Ayın altında kağnılar gidiyordu.

Kağnılar gidiyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru.


Toprak öyle bitip tükenmez
Dağlar öyle uzakta

Sanki gidenler hiçbir zaman
Hiçbir menzile erişmeyecekti.


Kağnılar yürüyordu
Yekpare meşeden tekerlekleriyle.

Ve onlar
Ayın altında dönen ilk tekerlekti.


Ayın altında öküzler
Başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi

Ufacık, kısacıktılar
Ve pırıltılar vardı

Hasta, kırık boynuzlarında
Ve ayakları altından akan

Toprak
Toprak
Ve topraktı.


Gece aydınlık ve sıcak
Ve kağnılarda tahta yataklarında

Koyu mavi humbaralar çırılçıplaktı.


Ve kadınlar
Birbirlerinden gizleyerek
Bakıyorlardı ayın altında

Geçmiş kafilelerden kalan
Öküz ve tekerlek ölülerine.


Ve kadınlar
Bizim kadınlarımız:

Korkunç ve mübarek elleri
İnce, küçük çeneleri

Kocaman gözleriyle
Anamız, avradımız, yarimiz

Ve sanki hiç yaşamamış gibi
Ölen ve soframızdaki yeri


Öküzümüzden sonra gelen
Ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız

Ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki


Ve karasabana koşulan
Ve ağıllarda

Işıltısında yere saplı bıçakların


Oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan kadınlar
Bizim kadınlarımız

Şimdi ayın altında
Kağnıların ve hartuçların peşinde


Harman yerine kehribar başaklı sap çeker gibi

Aynı yürek ferahlığı
Aynı yorgun alışkanlık içindeydiler.

Ve on beşlik şarapnelin çeliğinde
İnce boyunlu çocuklar uyuyordu.

Ve ayın altında kağnılar yürüyordu
Akşehir üstünden Afyon'a doğru.


6 Ağustos emri verilmiştir.

Birinci ve İkinci ordular
Kıt’aları, kağnıları, süvari alaylarıyla

Yer değiştiriyordu
Yer değiştirecek.

98956 tüfek
325 top
5 tayyar

2800 küsur mitralyöz
2500 küsur kılıç

Ve 186326 tane pırıl pırıl insan yüreği


Ve bunun iki misli kulak
Kol, ayak ve göz kımıldanıyordu gecenin içinde.

Gecenin içinde toprak.
Gecenin içinde rüzgar.


Hatıralara bağlı
Hatıraların dışında
İçinde:

İnsanlar, aletler ve hayvanlar
Demirleri, tahtaları ve etleriyle


Birbirine sokulup
Korkunç ve sessiz emniyetlerini
Birbirlerine sokulmakta bulup

Kocaman, yorgun ayakları
Topraklı elleriyle yürüyorlardı.


Ve onların arasında
Birinci Ordu İkinci Nakliye Taburundan

İstanbullu şoför Ahmet
Ve onun kamyoneti vardı.


Bir acayip mahluktu
Kamyonet:

Numrolu kamyonet:
İhtiyar, cesur, inatçı ve şirret.


Kırılıp dağlarda kalan sol arka makası yerine
Şasinin altına, dingilin üzerine

Budaklı bir gürgen kütüğü sarmış olmasına rağmen


Ve kalp ağrılarıyla
Ve on kilometrede bir karanlığa yaslanıp durduğu halde
Ve vantilatöründe dört kanattan ikisi noksan iken

Biliyordu:
Vekarlı kudretini resmen biliyordu:


6 Ağustos emrinde ondan ve arkadaşlarından
İhzar ve teşkil edilmiş bulunan ve cem'an

300 ton kabiliyetinde kabul olunan
100 kadar seri otomobil
Diye bahsediliyordu.


İhzar ve teşkil olunanlar
Bu meyanda Ahmet'in kamyoneti

İnsanların, aletlerin ve kağnıların yanından geçip
Afyon- Ahır dağları ve imtidadına doğru iniyorlardı.


Ahmet'in kafasında uzak bir şehir ve bir şarkı vardı.

Bu şarkı nihaventtir
Ve beyaz tenteli sandalları


Siyah mavnaları
Güneşli karpuz kabuklarıyla
Bir deniz kıyısındadır şehir.

Vantilatörde adedi devir
Düşüyor gibi.

Arkadaşlar ileri geçtiler.
Ay battı.
Manzara yıldızlardan ve dağlardan ibaret.

Sen Süleymaniyelisin oğlum Ahmet
Çınar dibinde iki Mars bir oyunla yenip Bücür'ü
Kalk


Sıra servilerin önünden yürü
Çeşmeyi geç
Mektep bahçesi, medreseler
Orda

Harbiye Nezareti'nin arka duvarında
Siyah çarşaflı bir kadın


Çömelip yere
Darı serper güvercinlere

Ve papelciler
Şemsiye üstünde papaz açarlar.


Motor mızıkçılık ediyor
Bizi dağ başlarında bırakacak meret.

Ne diyorduk oğlum Ahmet?
Dökmeciler sağda kalır derken


Uzun Çarşı’ya saparken
Köşede, sol kolda seyyar kitapçı:


Hikayesi Billur Köşk
Altı cilt


«Tarihi Cevdet»
Ve «Fenni Tabahat».

Tabahat, mutfaktan gelirmiş
Yani yemek pişirmek.


Hani, uskumru dolmasına da bayılırım pek.

Yaldızlı kuyruğundan tutup
Bir salkım üzüm gibi yersin.


İlerde bir süvari kolu gidiyor
Saptılar sola.

Uzun Çarşı’yı dikine inersin.
Sandalaydılar, tavla pulcuları, teşbihçiler.


Ve sen İstanbullu
Sen kendi ellerinin hünerine alışmış olduğundan

İstanbullulara: 

Ne kadar ince
Ne çeşitli hünerleri var, dersin.

Rüstem Paşa Camii.
Urgancılar.


Urgancılarda yüz parça yelkenli gemiyi
Ve hesapsız katır kervanlarını donatacak kadar

Urgan, halat ve dökme tunçtan çıngıraklar satılır.


Zindan kapı, Babacafer.
Uzakta Balık Pazarı.
Kuruyemişçiler.

Yemiş iskelesindeyiz:
Sandalları, mavnaları


Güneşli karpuz kabuklarıyla
Yüzüne hasret kaldığım deniz.

Sol arka lastik hava mı kaçırıyor ne?


İnip baksam...

Yemiş iskelesinden dilenci vapuruna binip
Eyüp'te Niyet Kuyusu'na git tikti.


Elleri yumuk yumuk
Bacakları biraz çarpıktı ama
Yeşil zeytin tanesi gibi gözler.

Kaşları da hilal gibi çekikti.


Tam Kasımpaşa'ya yaklaştık, beyaz başörtüsü...

Lastik hava kaçırıyor.


Derdine deva bulmazsak eğer...
Dur bakalım Babacafer...

Üç numrolu kamyonet durdu.


Karanlık.
Kriko.
Pompa.
Eller.

Küfreden ve küfrettiğine kızan elleri
Lastikte ve ihtiyar tekerlekte dolaşırken


Ahmet hatırladı:
Bir gece nüzüllü babaannesini
Sedirden sedire taşırken kadıncağız...

İç lastik boydan boya patladı.
Yedek?
Yok.


Dağlarda avaz avaz
İmdat istemek?

Sen Süleymaniyelisin oğlum Ahmet
Sana tek başına verilmiştir


Üç numrolu kamyonet.

Hem, hani bir koyun varmış
Kendi bacağından asılan bir koyun.


Süleymaniyeli şoför Ahmet soyun...
Soyundu.

Ceket, külot, pantol, don, gömlek ve kalpak
Ve kırmızı kuşak


Ahmet'i postallarının üstünde çırılçıplak
Bırakarak dış lastiğin içine girdiler
Şişirdiler.

Bu şarkı nihaventtir.
Deniz kıyısında bir şehir...
Beyaz başörtüsü...


Saatte elli yapıyoruz...
Dayan ömrümün törpüsü

Dayan da dağlar
Anadan doğma görsün şoför Ahmet'i

Dayan Arslan...

Hiçbir zaman
Böyle merhametli bir ümitle sevmedi


Hiçbir insan
Hiçbir aleti...

★★★★★★★


8. BAP
26 Ağustos Gecesinde
Saatler İki Otuzdan Beş Otuza Kadar
Ve İzmir Rıhtımından Akdeniz'e
Bakan Nefer

Saat 2.30.
Kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır
Ne ağaç ne kuş sesi
Ne toprak kokusu vardır.

Gündüz güneşin
Gece yıldızların altında kayalardır.

Ve şimdi gece olduğu için
Ve dünya karanlıkta daha bizim

Daha yakın
Daha küçük kaldığı için


Ve bu vakitlerde topraktan ve yürekten
Evimize, aşkımıza ve kendimize dair

Sesler geldiği için
Kayalıklarda şayak kalpaklı nöbetçi

Okşayarak gülümseyen bıyığını
Seyrediyordu Kocatepe'den


Dünyanın en yıldızlı karanlığını.

Düşman üç saatlik yerdedir
Ve Hıdırlık-tepesi olmasa


Afyonkarahisar şehrinin ışıkları gözükecek.

Kuzeydoğuda Güzelim dağları
Ve dağlarda tek tek ateşler yanıyor.


Ovada Akarçay bir pırıltı halinde
Ve şayak kalpaklı nöbetçinin hayalinde

Şimdi yalnız suların yaptığı bir yolculuk var:

Akarçay
Belki bir akar su
Belki bir ırmak
Belki küçücük bir nehirdir.

Akarçay Dere Boğazı’nda değirmenleri çevirip
Ve kılçıksız yılan balıklarıyla

Yedi şehitler kayasının gölgesine girip çıkar.

Ve kocaman çiçekleri
Eflatun
Kırmızı
Beyaz


Ve sapları bir, bir buçuk adam boyundaki
Haşhaşların arasından akar.

Ve Afyon önünde
Altıgözler Köprüsü'nün altından


Gündoğuma dönerek
Ve Konya tren hattına rastlayıp yolda

Büyükçobanlar Köyü'nü solda
Ve Kızılkilise'yi sağda bırakıp gider.


Düşündü birdenbire kayalardaki adam
Kaynakları ve yolları düşman elinde kalan bütün nehirleri.

Kim bilir onlar ne kadar büyük
Ne kadar uzundular?


Birçoğunun adını bilmiyordu
Yalnız, Yunan'dan önce
Seferberlik'ten evvel

Selimşahlar Çiftliği'nde ırgatlık ederken
Manisa'da geçerdi
Gediz'in sularını başı dönerek.


Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu.

Ve yıldızlar öyle ışıltılı
Öyle ferahtılar ki


Şayak kalpaklı adam
Nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
Güzel, rahat günlere inanıyordu

Ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki
Mavzerinin yanında
Birdenbire beş adım sağında onu gördü.


Paşalar onun arkasındaydılar.
O, saati sordu.
Paşalar: «Üç,» dediler.

Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.


Yürüdü uçurumun başına kadar
Eğildi, durdu.

Bıraksalar
İnce, uzun bacakları üstünde yaylanarak


Ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe'den Afyon Ovası'na atlayacaktı.

Saat 3.30.

Halimur- Ayvalı hattı üzerinde
Manga mevziindedir.


İzmirli Ali Onbaşı
(Kendisi tornacıdır)

Karanlıkta göz yordamıyla
Sanki onları bir daha görmeyecekmiş gibi
Birer: manga efradına birer birer:


Sağda birinci nefer
Sarışındı.

İkinci esmer.
Üçüncü kekemeydi


Fakat bölükte
Yoktu onun üstüne şarkı söyleyen.

Dördüncünün yine mutlak bulamaç istiyordu canı.


Beşinci, vuracaktı amcasını vuranı
Tezkere alıp Urfa'ya girdiği akşam.

Altıncı
İnanılmayacak kadar büyük ayaklı bir adam


Memlekette toprağını ve tek öküzünü
İhtiyar bir muhacir karısına bıraktığı için
Kardeşleri onu mahkemeye verdiler

Ve bölükte arkadaşlarının yerine nöbete kalktığı için
Ona «Deli Erzurumlu» derdiler.


Yedinci, Mehmet oğlu Osman'dı.

Çanakkale'de, İnönü'nde, Sakarya'da yaralandı
Ve gözünü kırpmadan


Daha bir hayli yara alabilir
Yine de dimdik ayakta kalabilir.

Sekizinci, İbrahim korkmayacaktı
Bu kadar bembeyaz dişleri böyle tıkırdayıp
Birbirine böyle vurmasalar.


Ve İzmirli Ali Onbaşı biliyordu ki:
Tavşan korktuğu için kaçmaz
Kaçtığı için korkar.

Saat 4.

Ağzıkara- Söğütlüdere mıntıkası.
On ikinci Piyade Fırkası.
Gözler karanlıkta, uzakta.


Eller yakında, mekanizmalar üzerinde.
Herkes yerli yerinde.

Tabur imamı
Mevzideki biricik silahsız adam:


Ölülerin adamı
Kırık bir söğüt dalı dikerek kıbleye doğru

Durdu boyun büküp
El kavuşturup
Sabah namazına.


İçi rahattır.
Cennet, ebedi bir istirahattır.

Ve yenilseler de, yenseler de adayı
Meydanı gazadan o kendi elleriyle verecektir
Cenabı rabbülalemine şühedayı.


Saat 4.45.

Sandıklı civarı.
Köyler.
Sarkık, siyah bıyıklı süvari
Çınar dibinde, beygirinin yanında duruyordu.

Çukurova beygiri
Kuyruğunu karanlığa vuruyordu:


Dizkapaklarında ka,
Kantarmasında köpük...

İkinci Süvari Fırkası'ndan
Dördüncü Bölük
Atları, kılıçları ve insanlarıyla havayı kokluyor.


Geride
Köylerde bir horoz öttü.

Ve sarkık, siyah bıyıklı süvari
Ellerinin tersiyle yüzünü örttü.


Karşı dağlar ardında, düşman elinde kalan
Bir başka horoz vardır:

Baltaibik, sütbeyaz bir Denizli horozu.


Düşmanlar herhal onu çoktan kesip
Çorbasını yapmışlardır...

Saat beşe on var.
Kırk dakika sonra şafak sökecek.


«Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak».

Tınaztepe'ye karşı Kömürtepe güneyinde
On beşinci Piyade Fırkası'ndan iki ihtiyat zabiti


Ve onların genci, uzunu
Darülmuallimin mezunu Nurettin Eşfak

Mavzer tabancasının emniyetiyle oynayarak
Konuşuyor:


Bizim İstiklal Marşı'nda aksayan bir taraf var

Bilmem ki, nasıl anlatsam
Akif, inanmış adam


Fakat onun, ben
İnandıklarının hepsine inanmıyorum.

Mesela, bakın:
«Gelecektir sana vadettiği günler Hakkın.»


Hayır
Gelecek günler için
Gökten ayet inmedi bize.

Onu biz, kendimiz
Vaadettik kendimize.


Bir şarkı istiyorum
Zaferden sonrasına dair.

«Kim bilir belki yarın...»
Saat beşe beş var.


Dağlar aydınlanıyor.
Bir yerlerde bir şeyler yanıyor.

Gün ağardı ağaracak.
Kokusu tütmeğe başladı:


Anadolu toprağı uyanıyor.

Ve bu anda, kalbi bir Şahan gibi göklere salıp
Ve pırıltılar görüp
Ve çok uzak


Çok uzak bir yerlere çağıran sesler duyarak
Bir müthiş ve mukaddes macerada

Ön safta, en ön sırada
Şahlanıp ölesi geliyordu insanın.


Topçu evvel mülazımı Hasan'ın
Yaşı yirmi birdi.

Kumral başını gökyüzüne çevirdi,
Kalktı ayağa.

Baktı, yıldızları ağaran muazzam karanlığa.

Şimdi bir hamlede o kadar büyük
Öyle şöhretli işler yapmak istiyordu ki


Bütün ömrünü ve hatırasını
Ve yedi buçukluk bataryasını
Ağlanacak kadar küçük buluyordu.

Yüzbaşı sordu:
- Saat kaç?
- Beş.
- Yarım saat sonra demek...


98956 tüfek
Ve şoför Ahmet'in üç numrolu kamyonetinden

Yedi buçukluk şnayderlere
On beşlik obüslere kadar
Bütün aletleriyle
Ve vatan uğrunda


Yani
Toprak ve hürriyet için ölebilmek kabiliyetleriyle
Birinci ve İkinci ordular
Baskına hazırdılar.

Alaca karanlıkta, bir çınar dibinde
Beygirinin yanında duran
Sarkık, siyah bıyıklı süvari
Kısa çizmeleriyle atladı atına.

Nurettin Eşfak
Baktı saatına:
- Beş otuz...

Ve başladı topçu ateşiyle
Ve fecirle birlikte büyük taarruz...


Sonra.
Sonra, düşmanın müstahkem cepheleri düştü.

Bunlar:
Karahisar güneyinde 50
Ve doğusunda 20-30 kilometredeydiler.


Sonra.
Sonra, düşman ordusu Kuvayi külliyesini ihata ettik

Aslıhanlar civarında
30 Ağustos’a kadar.


Sonra.
Sonra, 30 Ağustos’ta düşman Kuvayı külliyesi imha ve esir olundu.

Esirler arasında General Trikopis:
Alaturka sopa yemiş bir temiz
Ve sırmaları kopuk Frenk uşağı...


Yaralı bir düşman ölüsüne takıldı Nurettin Eflak’ın ayağı.

Nurettin dedi ki: «Teselyalı Çoban Mihail,»
Nurettin dedi ki: «Seni biz değil
Buraya gönderenler öldürdü seni...»


Sonra.
Sonra, 31 Ağustos günü

Ordularımız İzmir'e doğru yürürken
Serseri bir kurşunla vurulan


Deli Erzurumluydu.
Devrildi.

Kürek kemikleri altında toprağı duydu.


Baktı yukarı
Baktı karşıya.
Gözler hayretle yandılar:

Önünde, sırtüstü, yan yana yatan postalları
Her seferkinden kocamandılar.


Ve bu postallar daha bir hayli zaman
Üzerlerinden atlayıp geçen arkadaşların arkasından

Seyredip güneşli gökyüzünü
İhtiyar bir muhacir karısını düşündüler.


Sonra...

Sonra, sarsılıp ayrıldılar birbirlerinden
Ve Deli Erzurumlu ölürken kederinden
Yüzlerini toprağa döndüler...


Solda, ilerdeydi Ali Onbaşı.
Kan içindeydi yüzü gözü.
Bir süvari takımı geçti yanından dörtnala.

Kaçanı kovalamıyordu yalnız
Ulaşmak da istiyordu bir yerlere
Ve sadece kahretmiyor
Yaratıyordu da.


Ve kılıçların
Nalların

Ellerin
Ve gözlerin pırıltısı
Ardarda çakan aydınlık bir bütündü.


Ali Onbaşı bir şimşek hızıyla düşündü

Ve şu türküyü duydu:
«Dörtnala gelip Uzak Asya'dan

Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
Bu memleket bizim.

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
Ve ipek bir halıya benzeyen toprak
Bu cehennem, bu cennet bizim.


Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın
Yok edin insanın insana kulluğunu
Bu davet bizim...

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine
Bu hasret bizim...»


Sonra.
Sonra, 9 Eylül’de İzmir'e girdik
Ve Kayserili bir nefer

Yanan şehrin kızıltısı içinden gelip
Öfkeden, sevinçten, ümitten ağlıya ağlıya


Güneyden Kuzeye
Doğudan Batıya

Türk halkıyla beraber
Seyretti İzmir rıhtımından Akdeniz'i.


Ve biz de burada bitirdik destanımızı.
Biliyoruz ki layığınca olmadı bu kitap

Türk halkı bağışlasın bizi
Onlar ki toprakta karınca

Suda balık
Havada kuş kadar

Çokturlar;
Korkak

Cesur
Cahil

Hakim


Ve çocukturlar
Ve kahreden

Yaratan ki onlardır


Kitabımızda yalnız onların maceraları vardır...


Nazım HİKMET

1939 İstanbul Tevkifanesi
1940 Çankırı Hapishanesi
1941 Bursa Hapishanesi
★★★★★★★


Blog dan Daha Farklı 
Derlemeye Ulaşmak İçin 

Aşağıdaki Link Adresine
Tıklayabilirsiniz 


Yorumlar

  1. Tarık Hocam, Bugüne kadar gördüğüm en güzel 30 Ağustos kutlaması
    Tebrik ederim.
    Bende sizin Zafer bayramınızı kutlarım.
    Hasan Akar (Muğla dan Selamlar)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür Ederim. Hasan Bey, Beğenmenize sevindim. Adana’nın Sıcağından Selamlar

      Sil
  2. Tarık Bey, Resminden yazısına kadar çok büyük emek vermişsiniz.
    Emekleriniz ve Kaleminize sağlık
    Sizinde 30 Ağustos Zafer bayramınız kutlarım. ( Ahmet A.)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür Ederim Ahmet Bey.

      Emek vermeden güzel bir şey çıkmıyor
      Nerede emek ve sabır ile yapılan işler varsa eninde sonunda hakkını buluyor

      Tabii Amatör bir derleyicim.
      Bilgim ölçüsünde derleme yapmaya çalışıyorum

      Sil
  3. Cumhuriyet kolay kuruldu zannedenlere Nazım’ın “Kuvayi Milliye Destanı” Önerim. Emeklerinize sağlık Tarık Bey

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bende önerim.

      Tabi bu destandan haberleri bile yoktur.
      Haberi olanda, O zaten komünisttir onun yazısı okunur mu? Derler

      Bizim gibi insanlar okuyup
      Okumayan insanlara anlatacak ki
      Onlarında bu Destandan haberi olsun diye düşünüyorum

      Sil
  4. Güzel paylaşımlar yapıyorsun fakat çok uzun oluyor, okuması zor oluyor. Tarık Bey

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evet doğru söylüyorsunuz. Ama
      Bazen kalın bir kitabı 1-2 sayfaya sığdırmaya çalışıyorum

      Benim için en zor olan şey
      Nereleri yazayım? Nereleri keseyim? Ler oluyor
      Bana göre her şey çok değerli
      Sizi dediğiniz gibi uzunda olunca okunmuyor

      Uyarınız içinde Teşekkür Ederim

      Sil
  5. Nazım Hikmet, Ne kadar güzel anlatmış kurtuluş savaşımızı.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bir şaire veya yazara büyük demek ile büyük olmuyor
      İşte böyle insanların ruhuna dokunanlara büyük deniliyor

      Maalesef onun kıymetini bilmedik
      Sürgünde en verimli yıllarını geçirdi

      Nurlar içinde Uyusun

      Sil
    2. Elinize sağlık güzel bir çalışma olmuş Tarık bey.

      Sil
    3. Teşekkür Ederim. 🙏 🌱🌴🥦 🍃🌿🌳🍀🎋

      Sil
  6. Bir Gaziantepli olarak gururla okudum. Karayılan hikayesini.
    Tüm Gaziantepliler bilir onun kahramanlığın ama Nazım daha güzel anlatmış

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Şehit Karayılan’ın Hayatı ve Yaşamından kısa bir kesite ekleyeyim izninizle

      Antep düşman işgaline uğrayınca
      Kuva-yı Milliye safına katıldı.
      Çetesiyle Karabıyıklı’da düşmana ilk darbeyi indirdi.

      Daha sonra Dülük köyüne geldi.
      Şehri kuşatan Fransız çemberini yardı
      Antep’e girdi.

      Karargah olarak önce Bekirbey sonra Karagöz camisini kullandı.

      Şehir içi ve şehir dışı savaşlara katıldı.
      Kendisine, Şıhın Dağı’ndaki (Sarımsak Tepe) Fransızları püskürtme emri verildi.

      24 Mayıs 1920 tarihinde bu çarpışmada şehit düştü.
      Bu olaydan sonra Karayılan ismi
      Antep halkını temsil eden kahramanlardan biri oldu.

      Sil
  7. Atatürk ve Onunla birlikte hareket eden komutanlar nurlar içinde yatsın
    Sağ olun büyük insanlar

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Atatürk, Kuva-yi Milliyeci komutanlarımız ve isimsiz kahramanlarımız sayesinde bugün Cumhuriyet ile idare ediliyoruz. Ruhları Şad olsun

      Sil
  8. Sovyetler birliği yardım etmemiş olsa idi. Kurtuluş savaşını kazanabilir miydik?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evet kazanabilirdik
      Ama
      Çok uzun sürerdi
      Çünkü Yunanlının o kadar büyük kara parçasını elinde tutması imkansız idi.
      Asker sayısı yetmez idi.
      Gerilla savaşı ile yıpratırdık

      Fransa, İngiltere ve İtalya 1. Dünya savaşından çıkmışlar
      Savaşta yüz binlerce ölü ve yaralı vermişler

      Halkları psikolojik olarak savaştan bıkmış
      Gelip de Anadolu da savaşacak asker bulamazlardı

      Tabii Anadolu halkı da savaştan bıktı ama
      Evini, barkını ve en önemlisi VATANINI savunacağı için
      Bu bıkkınlık yok olur

      Onun için İngilizler Yunanistan ı kullandı
      Onların başarması imkansız idi asker sayısı yüzünden
      Atatürk ve Kurmay heyeti bunu çok iyi biliyor idi

      Sil
  9. Tarık Hocam, Bu yazıyı ara sıra gönderinde insanlarımız okusun, Bu Cumhuriyet kolay kurulmadığını görsünler

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sigaranın zararlı olduğunu bilmediklerinden dolayı mı?
      Sigara içiyorlar
      Sigara içenler bizlerden daha iyi biliyorlar

      Onun için menfaati onu gerektiriyor

      Onlar da biliyor Cumhuriyetin ne kadar zorluklar ile kurulduğunu
      Şuanki konumları gereği
      Bunları kulak arkası yapıyorlar
      Çünkü Menfaati

      Sil
  10. Kuvayi Milliye Destanın, İlk Okullarımızda tüm öğrencilere okutulmalı

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evet Okutulmalı
      Ama buna karar verecek olan

      Karar vericiler isterler mi?

      Sil
  11. Okullar açılıyor, Ahlaklı gençlik yetiştirmek için bir sürü önlemler aldılar, şimdi de gençlik bilimden uzaklaştı

    YanıtlaSil
  12. Kurtuluş Savaşı'na dair en etkileyici
    En güzel şiirin "Hain" bir "Komünist" tarafından yazılması
    "Komünistler Vatansızdır" diyenlere selam olsun
    (İstanbul Burhan Cengiz)

    YanıtlaSil
  13. Bana göre;
    Nazım Hikmet'in en güzel eseridir
    (İstanbul Füsun Önal)

    YanıtlaSil
  14. ....İnönü meydanı, yavrum,
    rüzgâr,
    soğuklar insanı arı gibi haşlıyor.
    zemheriler bitti diyelim,
    hamsin ya başladı, ya başlıyor.
    muharebe beş gün beş gece sürdü.
    kan gövdeyi götürdü.
    ve nihayetinde
    düşmanlar karın üstünde
    top arabaları, sandıklar dolusu konyak,
    altı kamyon bıraktılar.
    sonra, kaçarlarken, yavrum,
    köyleri, köprüleri yaktılar...
    (İstanbul Aziz Yumru)

    YanıtlaSil
  15. yüzbaşı sordu:
    – saat kaç?
    – beş.
    – yarım saat sonra demek…

    98956 tüfek ve şoför ahmet’in üç numrolu kamyonetinden
    yedi buçukluk şnayderlere, on beşlik obüslere kadar,
    bütün aletleriyle

    Ve vatan uğrunda,
    Yani, toprak ve hürriyet için ölebilmek kabiliyetleriyle
    Birinci ve ikinci ordu’lar baskına hazırdılar.

    (Ankara Zarif İnce)

    YanıtlaSil
  16. 30 ağustos zafer bayramını kutlarken
    Yolun ve mücadelenin zorluğunu
    Bir kez daha hatırlamak adına sahip çıkmamız gereken destandır.
    (İzmir Demir Arı)

    YanıtlaSil
  17. Böylesine muazzam bir eseri
    Şu mısralarla bitiren alçakgönüllü
    Büyük bir şaire ait destan:

    “… Biliyoruz ki layığınca olmadı bu kitap, Türk halkı bağışlasın bizi…”
    (Bursa Nazım Keleş)

    YanıtlaSil
  18. onlar ki uyup hainin iğvâsına
    sancaklarını elden yere düşürürler
    ve düşmanı meydanda koyup
    kaçarlar evlerine
    ve onlar ki bir nice murtada hançer üşürürler
    ve yeşil bir ağaç gibi gülen
    ve merasimsiz ağlayan
    ve ana avrat küfreden ki onlardır,
    destânımızda yalnız onların mâceraları vardır.

    demir,
    kömür
    ve şeker
    ve kırmızı bakır
    ve mensucat
    ve sevda ve zulüm ve hayat
    ve bilcümle sanayi kollarının
    ve gökyüzü
    ve sahra
    ve mavi okyanus
    ve kederli nehir yollarının,
    sürülmüş toprağın ve şehirlerin bahtı
    bir şafak vakti değişmiş olur,
    bir şafak vakti karanlığın kenarından
    onlar ağır ellerini toprağa basıp
    doğruldukları zaman.
    (Sakarya Harun Düzgüner)

    YanıtlaSil
  19. genç Erkal'dan tekrar tekrar dinlediğim bir destandan ötesidir.
    Nazım Hikmet gibi bir değere gerçek vatanseverler minnettardır.
    (Antalya Müfit Soylu)

    YanıtlaSil
  20. Bu vatanın kurtuluşunda emeği geçen başta
    Ulu önderimiz Atatürk'ümüz ve silah arkadaşlarını saygı ve minnetle anıyorum.
    (Düzce Tülin Kayacan)

    YanıtlaSil
  21. Nazım Hikmet Kuvayi Milliye Destanının 8. bap 'da (bölümde)
    İhtiyat zabiti (günümüzde ki yedek subaylığa tekabül eder)
    Nurettin Eşfak isimli karakterin ağızından şu dizeleri döktürür.

    — Bizim İstiklal Marşı'nda aksıysan bir taraf var
    Bilmem ki, nasıl anlatsam

    Akif, inanmış¸ adam,
    fakat onun, ben,
    inandıklarının hepsine inanmıyorum.

    Mesela, bakın:
    Gelecektir sana vadettiği günler hakkın.

    Hayır,
    Gelecek günler için
    Gökten ayet inmedi bize.

    Onu biz
    Kendimiz vadettik kendimize.

    Bu dizeler geçmişimizin aynası
    Geleceğimizin ışığı olmalıdır.
    (Zonguldak Adnan Yurtsever)

    YanıtlaSil
  22. Bir şiir dinletisinde okuduğum
    Nazım Hikmet'in harika eseri.

    En çok İstanbullu şoför Ahmet'in hikayesini okumayı seviyorum.
    (Yalova Tansel Ballı)

    YanıtlaSil
  23. 8. bap'daki şu kısım
    Nazım'a vatan haini diyenlere bir tokat gibi çarpacaktır suratlarına.

    “Dörtnala gelip uzak Asya'dan
    Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
    bu memleket, bizim.

    Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
    ve ipek bir halıya benziyen toprak,
    bu cehennem, bu cennet bizim.

    Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
    yok edin insanın insana kulluğunu,
    bu davet bizim....

    Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
    ve bir orman gibi kardeşçesine,
    bu hasret bizim...”
    (Almanya Uğur Kıvrak)

    YanıtlaSil
  24. Nazım Hikmet'in bence Türk edebiyatının en büyük şairinin ölümsüz eseri.
    Ne zaman ülkem hakkında umutsuzluğa düşsem sarıldığım bir destandır.
    (Samsun Orhan Işık)

    YanıtlaSil
  25. Bir şafak vakti karanlığın kenarından
    onlar ağır ellerini toprağa basıp
    doğruldukları zaman

    En bilgin aynalara
    en renkli şekilleri aksettiren onlardır.

    Asırda onlar yendi, onlar yenildi.
    Çok sözler edildi onlara dair ve onlar için :

    Zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktur, denildi
    Bu mısrası içimi umutla dolduruyor.
    (Aksaray Hazan Tümen)

    YanıtlaSil
  26. Kurtuluş savaşına dair birbirinden acı
    Kederli, övünçlü, gurur verici
    Hayranlık uyandıran, düşündüren

    Yaşanmış olayları anlatan
    Bu şiir destanını 2000 li yıllarda efsane kadrosuyla üç kere izlemiştim.
    (Ankara Gencay Küçük)

    YanıtlaSil
  27. Her zaman aklımda olan 8.bap girişi bugün için çok önemlidir.

    Kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır,
    Ne ağaç, ne kuş sesi,
    Ne toprak kokusu vardır.

    Gündüz güneşin,
    Gece yıldızların altında kayalardır.
    (Polatlı Mustafa Akşam)

    YanıtlaSil
  28. Elleri kanayarak
    çekiyor İsmail kürekleri.
    İsmail rahattır.

    Kavgadan
    ve emanetinden başka her şeyin haricinde,
    ismail unsurunun içinde.

    emanet :
    bir ağır makinalı tüfektir.
    ve İsmail'in gözü tutmazsa liman reislerini
    ta Ankara'ya kadar gidip
    onu kendi eliyle teslim edecektir.
    (Rize Salman Türkkuşu)

    YanıtlaSil
  29. Her satırıyla Türkçe bildiğim için kendimi şanslı hissetmeme sebep olan kitap.
    Bu kitabın ne çevirisi yapılabilir
    Ne de başka bir dilde bir benzeri yazılabilir.

    Bu kadar gerçek
    Bu kadar yalın ve daha önemlisi bu kadar doğru anlatabilmek
    Bir olayı ancak Nazım'ın dehasıyla mümkün.
    (Tekirdağ Ufuk Solmaz)

    YanıtlaSil
  30. 3 numaralı kamyonuyla İstanbullu şoför Ahmet'in hikayesini
    Bin yazar bin kez yazsa
    Böyle güzel anlatamazlardı.

    Her okuyuşumda gözlerim dolar,
    İstanbul içinde İstanbul'u özlerim.
    (İstanbul Sefa Sola)

    YanıtlaSil
  31. Nazım'ın ne kadar büyük bir şair olduğunu gösterir...
    Okurken boğazı dolmayacak olanı düşünemiyorum...
    Herkesin okuması gerek bence..
    (Belçika Eda Kermes)

    YanıtlaSil
  32. Açık ara
    Nazım’ın en güzel şiiri

    Açık ara
    Kurtuluş savaşını en iyi anlatan edebi metin
    (Ankara Yasemin Tan)

    YanıtlaSil
  33. Milli mücadele dönemini ve kahramanlarını en iyi ifade eden eserlerden birisidir.
    İnsanı en yalın haliyle anlatır.

    Korku, ihanet, sadakat, acı, öfke, cesaret...
    Bir ulusun savaş zamanında yaşayabileceği bütün duyguları
    İliklerimize kadar her satırda hissettirir.
    (Tarsus Hikmet Sert)

    YanıtlaSil
  34. Kahramanların cengaverliği değil
    Bir halkın halkça kenetlenip sömürüye direnişinin destanıdır.
    (Silifke Yusuf Kocalar)

    YanıtlaSil
  35. Türkiye'nin doğuşunun destanıdır.
    (Osmaniye Ece Orgun)

    YanıtlaSil
  36. Solcu bir şair tarafından yazılmış olan müthiş destan.
    İlginç olan bu şiir günümüzde yazılsaydı
    Yazan kişinin solculuğu eleştirilmekle kalmaz
    Aşırı milliyetçilikle hatta abartılıp faşistlikle suçlanırdı.
    (İzmir Aykut Ünay)

    YanıtlaSil
  37. Emperyalizme karşı direnişin el kitabıdır.
    Bilhassa her zafer bayramı tekrar okunmalı, okutulmalıdır!
    (Kilis Hüseyin Ertekin)

    YanıtlaSil
  38. Türkçe'de yazılmış en müthiş eserlerden birisidir.
    (Bolu Murat Acısu)

    YanıtlaSil
  39. 1800 ve 1900 yıllarında İngiliz imparatorluğuna karşı ilk ayaklanma değil ama karşı gelip de zafer kazanan bir ulus olarak dünya tarih yazdı.
    (Ankara Kemal Burgan)

    YanıtlaSil
  40. Tarık Hocam
    Genelde yazılarınız çok uzun oluyor
    Hemen okuyamazsam bile
    Sonra tamamını okuyorum
    Sizin paylaşımlarınızdan çok şeyler öğreniyorum
    Çok Teşekkür Ederim
    (Arjantin Esra Bal)

    YanıtlaSil
  41. Tarık Bey
    Bıkmadan usanmadan yazılarınız
    Hazırlayıp bizler ile paylaşıyorsunuz
    Ne güzel bir fedakarlık. Teşekkür Ederim
    (İngiltere Dilara Kaya)

    YanıtlaSil
  42. Emperyalizme ve emperyalist güçlere karşı kazanılmış çok büyük ve kıymetli bir zaferdir.
    (İsveç Yeliz Sarıoğlu)

    YanıtlaSil
  43. Fevzi Çakmak, Sakarya meydan Muharebesi'nden 1 ay önce
    «Düşman Anadolu içlerine kollarını uzatmakla mezarına yaklaşıyor.
    Bu yeni sefer düşmanın ölüm yolculuğudur» derken

    Bir yunan askeri Paşa'yı doğrularcasına
    28 Ağustos'ta güncesine şöyle yazmış:
    “Azrail Her Yerde...”
    (Kütahya Hamza Demirel)

    YanıtlaSil
  44. Eğer Türkiye'de ilkokullarda Kuvayı milliye destanı okutulsaydı
    Belki kurtuluş Savaşı'nın
    Bu topraklar için ne ifade ettiğini
    Kimlerin zaferi olduğunu bir nebze daha iyi kavrayabilirdi bu millet...
    (İzmir Batıkan Güney)

    YanıtlaSil
  45. Nazım Hikmet'in müthiş eseri
    Öyle bir destandır ki
    Antep'ten alır sizi eşsiz kahramanlarıyla
    Bütün Anadolu'yu anlatır
    Tüm savaşların sonunda izmir'in kurtuluşunda bitirir.
    (Niğde Emel İnan)

    YanıtlaSil
  46. Tarihin görüp görebileceği
    En gerçek ve en yüce destandır.
    Bazıları gibi göstermelik değildir.
    (Mersin Derya Bahar)

    YanıtlaSil
  47. Muhteşem bir eser, muhteşem bir eser.
    Nazım Hikmet, muhteşem bir şair.

    Ne söylesem boş ama
    Bu Türkiye cumhuriyetinin en büyük külliyatlarından biri sanırım.
    (Kayseri Ufuk Yılmaz)

    YanıtlaSil
  48. Kurtuluş Savaşı'na dair en etkileyici
    En güzel şiirin "hain" bir "komünist" tarafından yazılması
    "Komünistler Vatansızdır" diyen bir daha düşünmelidir.
    (Rusya Ramazan Türker)

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bunlara da Bakmak İster misin?

Mutluluğun Resmini Yapabilmek, Nasıl Bir Şey?

Hiç Öpülmedi, Ama Dünyaya Aşkın En Ölümsüz Şarkılarından Birini Armağan Etti _ Consuelo Velazquez

Hayat, Edebiyat, Tarihten 057 Sözler ve Videolar Serisi

Gün Gelir

Ne Acı, İyi Kitaplar Yaz Ama Adını Kullanamamak

Neden Tüm Dünyadaki İktidarlar, Tarihler Boyunca Sanatçıları Susturmak İstermişler?

Dilimize Yerleşmiş 10 İstanbul Deyimi 1

Harfleri Nasıl Ortaya Çıktı ? 1 (A dan F Kadar)

Risk Almak Doğru Bir Şey mi?